Category: Edebiyat


cehennemDan Brown’ın son kitabı Cehennem’in bir bölümü İstanbul’un en gizemli mekanlarında geçiyor. Yazarın aklına bu fikri düşüren Serhan Güngör’ün profesyonel rehberliğinde, Festtravel’ın düzenlediği Dan Brown turuna katılanlar da bu şehirde Robert Langdon gibi Cehennem’in izini sürüyor.

Sienna’nın rengi soldu. “Sakın, bana yanlış müzede olduğumuzu söyleme.”

Kendini kötü hisseden Langdon, “Sienna,” diye fısıldadı. “Biz yanlış ülkedeyiz.”

Harvard’lı Simgebilim Profesörü Robert Langdon ve Dr. Sienna Brooks canları burunlarında, peşlerinde uluslararası örgütler olduğu halde, İtalya’da oradan oraya koşarlarken, Venedik’teki San Marco Bazilikası’nda gerçeğe çok yaklaştıklarını sandıkları bir anda yaptıkları hatayı fark ediyorlar. Bulmacanın ölümcül parçası aslında İstanbul’da saklı… Okumaya devam et

Reklamlar

Perihan Özcan

stefan zweig'ın son günleri

Stefan Zweig’ın Son Günleri, Laurent Seksik’in çeşitli belgelere dayanarak yazdığı biyografik bir roman. Roman, Stefan Zweig’ın yaşamının son altı ayını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Ömrünün oradan oraya savrularak geçen son yedi yılının Zweig’ı nasıl etkilediğini ve ruhunda nasıl hasarlar bıraktığını anlatırken onu intihara götüren süreci birebir yaşatıyor. Ve okurken sorular sormanıza neden oluyor. 

Daireyi gezmeyi reddetti. Gezse ne olacaktı ki? Beğenmezse başka bir yer mi bakacaktı? Baksa ne değişirdi? Daha iyisini mi bulacaktı? Bulsa bile tutacak mıydı sanki? Ne kadar kalacakları belli değildi. Her an Lotte’yle beraber bavullarını toplayıp gitmeleri gerekebilirdi.

Okumaya devam et

Perihan Özcan

Kim ne derse desin, İhsan Oktay Anar’ın Yedinci Gün’le ilgili bir fikri var. Son sayfaya tırnak içinde düştüğü notla bunu beyan etmiş: “Als ikh kan!” Flaman ressam Jan Van Eyck’in bir resminin çerçevesine yazdığı cümle bu. “Elimden gelenin en iyisi” anlamında.

“Yazdım. İşte, orada. Daha ne sormak istiyorsunuz? Merak ettiğiniz ne? Okudunuz da anlamadınız mı? O halde sizin için yapabileceğim bir şey yok. Lügat kullanın. Biraz tarihe bakın. Ne yaparsanız yapın ama beni rahat bırakın” der gibi bir izlenim yaratıyor konuşmayınca. Belki muhatap olacağı sorulardan sıkılıyor, muhabirin acemisinden değil aptalından korkuyor: Fikir nasıl doğdu? Niye böyle bir roman yazdınız? Filanca karakter çok komik, nereden aklınıza geldi böyle bir roman kahramanı yaratmak? Ne kadar vaktinizi aldı bu kitabı yazmak? Nasıl araştırma yaptınız? Nasıl çalışırsınız? Yazarken aksi mi olursunuz? Siz kimleri okursunuz? Beraber bir fotoğraf çektirebilir miyiz?

Okumaya devam et

Tolkien’in özel mektupları Fransa’da, Rowling’in son Harry Potter macerası Türkiye’de yayımlandı. Bu çakışma akla şu soruyu getiriyor: Yok mu fantastik edebiyatta Gandalf ve Dumbledore’dan başka usta büyücü?

Okumaya devam et

Uzun zamandır Kızıl Gezegen’deyiz… İnsansız araştırma araçlarımız, bilimkurgu yazarlarımız ve sinemacılarımızla birlikte. Ağustos’ta Hollywood, yeni bir sefer koydu, Total Recall filmiyle hep beraber Mars’a gidiyoruz yine!

Mars’ı herkes bilir. Gece gökyüzüne baktığınızda şanslıysanız (ya da nerede arayacağınızı biliyorsanız) minik kızıl ışığını yakalarsınız. Durduğunuz yerden ortalama 230 kilometre uzaktan gezegeninizdeki sanatçılara ilham verir.

Okumaya devam et


Perihan Özcan

Şaşkındı. O güne kadar vaktinin büyük bölümünü dört duvar arasında, bir yazı masasının başında geçirmişti. Pek fazla insanı almadığı dünyasının sükûnetinden uzaktı. Gazete sütunlarından, televizyon programlarından aşina olduğu bir “coğrafya”ya ayak basmıştı. Stüdyolara giriyor, partilere katılıyor, film afişlerinden tanıdığı yıldızlarla yan yana fotoğraflar çektiriyordu. “Zengin erkeklerle güzel kadınlardan ve bunların hiçbiri olmayanlardan oluşan bir sürü”nün barındığı bir “kale”deydi. İsmi “Hollywood” olan bu tekinsiz kalede, evvelce duyduğu ama hiç kullanmadığı bir dil konuşuluyordu. İhtişamlı evlerde verilen davetlerde hava seks kokuyor ve  genellikle iş anlaşmaları bu hava teneffüs edilerek yapılıyordu. Seks Hollywood’da parlak başarıların sıradan bir ödülüydü ve iktidarı elinde bulunduranlar diledikleri kadını “yatağa atma hakkı”na sahiplerdi. İstisnalar kaideyi bozmuyordu.

Okumaya devam et

 

Perihan Özcan

Şaşılacak şeydi doğrusu. Mikrop kaparım endişesiyle eldivensiz sokağa adım atmayan, öpüşerek selamlaşmaktan hatta tokalaşmaktan sakınan, birinin elini sıkmak zorunda kalırsa ilk fırsatta ellerini kolonyalayan, fazla tanımadığı bir misafir geldiğinde kendi evindeki kapı kollarını dahi ancak entarisinin eteğiyle kavradıktan sonra çeviren Hüseyin Rahmi’nin kucağından kedi eksik olmuyordu.

Tanımadığı kimselerle -hatta tanıdığı kimselerle bile- uzun uzadıya muhabbetten hazzetmeyen, kendisini öven sözlere prim vermeyen, kapısını çalan hayranlarının karşısına çıkmayan, yakın dostlarını gizlice arka kapıda karşılayarak eve alan yazar kedileriyle pek içli dışlıydı. Herhangi bir canlının ona kedileri kadar sokulduğuna şahit olan yoktu.

Okumaya devam et

Kitaplarla olaylar arasında illa ki bir neden-sonuç ilişkisi olması gerekmez ama malumunuz dünyada olan bitenle yayıncılık aktiviteleri arasında hep tuhaf bir senkronizasyon olagelmiştir. Bu koşullar altında bazen edebiyat hayattan, bazense hayat edebiyattan ilham alır diyebilir miyiz?

Okumaya devam et

FURUĞ FERRUHZÂD

Yazan: Perihan Özcan

Kenarları kıvrılmış eski defter yaprağı gibi bir yürek. Jilet çiziği sızlatan kelimeler. Göğüs geçirten bir kabulleniş. Kahır dolu bir başkaldırı. Bir sağanak kadar bile sürmeyen, göz açıp kapayıncaya kadar geçen sevinçler. İkiz günler doğuran hayata savrulmuş kederli bir küfür.

Okumaya devam et

Ömer Lütfi Akad’ın 95 yıllık filmi 19 Kasım 2011’de bitti. Ama memleket sinemasının “koca çınarı”nı tekrar tekrar izlemeye devam edeceğiz…

“Bu madde son zamanlarda ölmüş bir kişiyle ilgilidir. Bazı bilgiler, yeni gerçeklerin açığa çıkmasıyla güncellenebilir. Ölümü takiben yıkıcı değişiklikler yapılması durumunda, bir hizmetlinin müdahalesini isteyin.” Bu uyarı Vikipedi’nin Ömer Lütfi Akad başlığının girişinde yazıyor. Usta hakkında bilgilerini tazelemek isteyenlerin internette ilk karşılaştığı metin bu… İnsana kendini çıplak hissettiriyor. Niyeti bu değil belki ama üşütüyor. “Yeni gerçeklerin açığa çıkması” ya da “ölümü takiben yıkıcı değişiklikler yapılması” ile ilgilenmeyen bir “hizmetli” arıyor göz, elde olmadan. “Rahmetli böyle biri değildi” diyecek biri… Tatlı bir sadeliği vardı sanki. Hakkında bilinmesi gerekenler “yıkıcı değişiklikler yapılmaya” müsait değildi. O sadece yaptıklarıyla bilinmeyi ister gibiydi çünkü. En azından sinema salonunun karanlığında öyle görünüyordu. Dolayısıyla onu ölümünün ardından anlatırken onun istediğini varsaydığımız yoldan yürümek uygun olur gibi geliyor.

Okumaya devam et