Hacılar, M.Ö. 6000

Hacılar, M.Ö. 6000

Anlayacağınız dilden, uydurduğunuz yazıyla, 21. yüzyılda kullandığınız kavramlarla ve tercih ettiğiniz takvime bağlı kalarak anlatacağım. Öyküm uzun (7500 küsur yıllık), ama belli ki sizinle zaman algımız ve zamanı kullanma biçimimiz de tutmuyor; bu nedenle kısa (tam tamına tek sayfada) keseceğim…

Annemin etrafında örülü minik bir örgütlenmenin içine doğdum. Bizim gibi başkaları da vardı; kerpiç surlarla çevrili 2 bin metrekarelik bir alanın içinde birbirimize tutunmuştuk. O dönemin (ki siz ona Kalkolitik diyorsunuz) parmakla gösterilen bir yerleşmesiydi… Yolu yuvamızdan geçenler, güvenli ve büyük sığınağımız, tıkır tıkır işleyen toplumsal düzenimiz kadar zanaatımıza da hayran kalırdı. Hayatımızın merkezine inşa ettiğimiz çömlek işliklerinde, ben ve kardeşlerim toprağa dokunur, içindeki ana tanrıçayı uyandırırdık; çift başlı kuşlar doğardı, yüklü kadınlar şekillenirdi ellerimizde. Şimdi o kaplara basitçe “Hacılar tipi” diyorsunuz galiba.

Bu anlattıklarımın üstünden çok zaman geçti (dedim ya 7500 küsur yıl, sizin hesabınızla). Yangınlar atlattı yuvamız, bazısını da atlatamadı; yeni filizlenen “mülkiyet” fikriyle zehirlenmiş adamların saldırılarına dayandı, bazısına da dayanamadı. Öldü, sonra yeniden doğdu tıpkı doğa gibi… Tahminen üç farklı toplum 12 kez inşa etti yuvamı. Sonra o son gelen savaşçılarla bir daha uyanmamak üzere toprağa gömüldük, bizden sonrakilerin tarlalarının altında sessizce bekledik. James Mellaart diye bir adam zamanın örtüsünü çekti üstümüzden ilk. Sizin yılınızla 1957 idi. Sonra arkası geldi, 1985’te Prof. Dr. Refik Duru, sonra Prof. Dr. Gülsün Umurtak, dikkatli, özenli ve meraklı gençlerden minik ordularla ufak ufak toprağı silkeledi. Hepsi de Burdur Gölü’nün güneyindeki bereketli topraklarda, Toroslar’ın kuzey yüzünü seyreden vadide kurduğumuz ve Koca Çay’ın suladığı dünyamıza heyecanla dokundular. “En eski Neolitik yerleşimlerden biri” diye şaşırdılar. İki odalı evlerimizi toprağın üzerine çıkarıp, kapısız ve iki katlı olduklarını hemen bir kenara not ettiler. Her katmanda öykümüzü çözdüler azar azar; yıkıntılarımıza ve çocuklarımızın kemiklerine bakıp usul usul üzüldüler sanırım bir de… Belki küllerimizden doğma becerimize de en az rengarenk vazolarımıza, çekik badem gözlü insan tasvirlerimize, bereketle yüklü ana tanrıçamıza hayran kaldıkları kadar saygı duymuşlardır.

Öyle olsa gerektir, çünkü taşıyabilecekleri ne varsa, başkaları da görsün diye Ankara’ya götürdüler; Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne koydular. Gerisi de İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden birilerinin yazdan yaza gelip sabırla tozunu süpürdüğü evimin duvarlarının içine işlenmişti zaten. Yolu Burdur’un Hacılar Köyü’ne düşenlerin durup dokunabilmesi, zamana yazdıklarımızı okuyabilmesi için binyıllardır ana tanrıça tarafından korunuyor…

 

Mini kaynakça:

Anadolu Kültür Tarihi, Ekrem Akurgal, TÜBİTAK, 1998

http://www.tayproject.org

Arkeoloji ikinci dönem ödevim, 2014.

Reklamlar