peregrine falconBir zamanlar, bir şehirde, bir konakta birbirinden güzel üç kızkardeş yaşarmış… Kızlardan en küçüğü akşamları, el etek çekildikten sonra, bahçedeki meyve ağaçlarının sırt sırta verip yüksek taş duvara yüklendiği kuytuya gidip, bir ağaca tırmanır, duvarın ardındaki sokağı ve ötesindeki dağları seyredermiş.

Yine böyle bir akşam, her zamanki ağacına tırmanıp, gözünü dağlara dikmiş. Her akşam olduğu gibi “Bir kuş olsam kanadımı bir çırpsam o dağlara varsam” diye içinden geçirmiş yine… İşte tam o sırada bir kanat sesi duymuş, kocaman bir kuş kızın oturduğu dalın az üstündeki bir dala konup ağacın belini bükmüş.

Karanlıkta dalların arasındaki kuşu ararken kız ne görsün? Bu bir kuş değil, göz kamaştıracak kadar güzel bir delikanlıymış…

Kız korkmuş elbet; yine de cesaretini toplayıp sormuş: “İn misin, cin misin? Bahçemdeki ağacın dalına nereden geldin?”

Delikanlı kızın oturduğu dala eğilip, dünyayı aydınlatacak kadar parlak gülümsemesi ve dünyayı ağlatacak kadar hüzünlü gözleriyle kızı selamlamış. “Merhaba, ben ne inim ne de cin, senin gibi bir ademoğluyum. Adım İncili Salkım. Maksadım seni korkutmak değildi. Affet” demiş.

Uzaklardan geldiğini anlatmış kıza, dünyayı tanımak için çok yolculuk ettiğini, acıktığında avlandığını, yorulduğunda kuytularda konakladığını ama hiçbir yerde uzun süre kalmadığını söylemiş. Gün doğana kadar konuşmuşlar. Dağların omzundan güneş başını uzatırken, İncili Salkım gitmek için doğrulmuş; sonra da dayanamayıp eklemiş: “Eğer kabul edersen bu akşam da seni görmeye gelmek isterim.”

Kız gözlerini yere indirmiş, sessizce “Kabul” demiş ve ağaçtan indiği gibi koşarak evinin yolunu tutmuş; yüzüne yürüyen sıcaklığı sabah serinliği bile alamamış.

Kız akşamı zor etmiş. Ne zaman ki ev ahalisi odalarına çekilip konağı geceye bırakmış, kız bir heyecan evden çıkıp doğruca duvara yüklenen ağaca tırmanmış. İncili Salkım çoktan oradaymış…

O gece ve sonraki her gece İncili Salkım hep oradaymış… Işıklı gülüşü, üzgün gözleriyle hep oradaymış… Sabahlara kadar konuşmuşlar; her şeyden konuşmuşlar, dağların ardındaki kentlerden, sokağın köşesindeki kediden, denizleri aşan ordulardan, alimlerin dünyayı sığdırdığı kütüphanelerden, yolları kesen devlerden, nehirlerin yatağını değiştiren akıllardan… Her şeyden konuşmuşlar da bir tek İncili Salkım’dan bahsetmemişler…

Aylar sonra bir sabaha karşı İncili Salkım, doğan güne bakıp bir offf çekmiş. Kız endişeyle delikanlıya dönmüş, hiç konuşmadan sormuş: “Neyin var?” İncili Salkım da hiç konuşmadan yanıt vermiş: “Sana bir şey demeliyim, ama nasıl diyeceğimi bilmiyorum…”

Kız hafifçe gülümsemiş, delikanlının eline elini koymuş. İncili Salkım onun dokunuşundan aldığı cesaretle başlamış konuşmaya. “Eğer kabul edersen yarın akşam seni babandan istemeye geleceğim.”

Kızın eli titreyivermiş, başıyla evet deyivermiş…

Delikanlı da devam etmiş: “Sana babanın evine yakın bir saray yaptıracağım. Her akşam aynı saatte sarayın doğuya bakan yüzündeki pencereyi açık bırakacaksın. Ben oradan geleceğim, sabah da gideceğim. Tek şartım var, sırrımı ölene kadar saklayacaksın.”

Kız merakla bakmış İncili Salkım’a, “Ne sırrı” diye sormuş sonra da. İncili Salkım elini kızın elinden almış, kıza bakıp “Bunu” demiş… Sonra da hafifçe silkinmiş ve birden güneşin ilk ışıklarında tüyleri parlayan bir şahin oluvermiş. Ağacın tepesinde bir iki tur attıktan sonra güneşe doğru uçmuş.

Kızın babası sarayı duyup, değerli taşlarla, top top kumaşlarla dolu hediye sandıklarını görünce hemen ikna olmuş. Küçük kızı, ablalarından önce, kırk gündüz damatsız, kırk gece damatlı dillere destan bir düğünle evlenmiş. Bir gecede tamamlanan muhteşem saraylarında, doğuya bakan ipeklerle kaplı, altın şamdanlarla aydınlatılmış odalarında gerdeğe girmişler. Sabah İncili Salkım karısının yanağına bir öpücük kondurup, silkinip şahin olmuş ve pencereden uçmuş.

Kız her akşam pencerenin tahta kafesini açıyor ve sedire oturup ufuktaki dağlardan kopup gelecek şahini bekliyormuş. Gündüzleri de bir sarayda ne yapılması gerekiyorsa onları yapıyor, arada da ablalarını ağırlıyormuş.

Ablalar kardeşlerinin hem mutlu evliliğini kıskanıyor hem de gündüz gözüyle hiç görmedikleri damadın sırrını merak ediyorlarmış. Ne kadar sıkıştırırlarsa sıkıştırsınlar kardeşlerinin ağzından bir tek söz bile alamıyorlar, alamadıkça daha da meraklanıyorlarmış…

Bir gün kızcağızın üstüne o kadar varmışlar ki, kız kocasının sırrını ağzından kaçırıvermiş. Sonra da ablalarına yalvarmış, kimseye söylemesinler diye.

Ablaların niyeti İncili Salkım’ın sırrını kapıdan geçen kervanlara yükleyip dünyaya yaymak değilmiş elbette. Bir yandan kardeşlerine musallat olan bu hilkat garibesinden kurtulmaları gerektiğine birbirlerini ikna etmişler, öte yandan saraya hepten yerleşmenin yollarını düşünmüşler…

Sonunda bir gün, ablalardan biri kızı oyalarken ötekisi İncili Salkım’ın her akşam girdiği pencerenin çerçevesine onulmaz zehirlerle yıkanmış dikenlerden bir tuzak örmüş. O akşam, zehirli dikenlerden habersiz pencerenin kenarına oturan kız, şahinin ufuktan ona doğru süzülüşünü heyecanla izlemiş. Şahin tam pencerenin pervazına konup, insan suretine bürünürken dikenlere dolanmış. Yarı insan yarı şahin halde çırpınmış, çırpındıkça dikenler etine daha da derinden batmış…

Can havliyle çığlıklar atmış, öfkeyle karısına bakmış… Kız çaresiz gözyaşları dökmüş, kocasını kurtarmak için elini her uzattığında şahin-adam öfkeyle ellerini parçalamış… Sonunda bitkin, kan revan içinde dikenlerden sıyrılan şahinden son bir insan sesi çıkmış: “İncili Salkım senin için öldü.” Ve zorlukla kanat çırparak karanlıkta kaybolmuş.

Kız bütün gece ağlamış, bütün gün ağlamış, bütün hafta, bütün ay ağlamış doğuya bakan odada… O ağlarken ailesi saraya taşınmış. Perişan durumdaki kardeşlerine yardım olsun diye ablalar, sarayın işlerini çekip çevirmeye başlamış… Kurdukları tuzağı itiraf edip, bunu onun iyiliği için yaptıklarını anlatıp durmuşlar, ama bir türlü küçük kardeşi sakinleştirememişler.

Bir ayın sonunda, bir sabah dağlardan gelen güneş kızın gözyaşlarını kurutmuş. Kız kalkıp sarayın demircisine gitmiş ve demiş ki: “Usta bana hemen, bir çift demir çarık ve bir demir asa döv.”

Görmüş geçirmiş demirci hayatında böyle bir şey yapmamış daha önce ama hanımının sözünü ikiletmemiş. Ertesi gün sade ama bir o kadar da zarif ve elbette çok ağır çarıklar ve asa hazırmış.

Kız çarıkları ayağına geçirmiş, asayı eline almış; çıkınına da bir parça kuru ekmek ve peynir koyup yola düşmüş. Saraya, arkasından ağlayan annesine, ablalarına ve durmasını emreden babasına bir an bile dönüp bakmamış. Yüzünü doğudaki dağlara vermiş yürümüş. Yürümüş, yürümüş, yürümüş…

Yolda kervanlara, hancılara, çamurda oynayan çocuklara, pazardaki kadınlara, tarladaki çiftçilere hep İncili Salkım’ı sormuş. Bazısı batıdan gelip doğuya kanat çırpan yaralı bir şahinle ilgili öyküler anlatmış ona. Bazısı gecenin karanlığında bir ahırda “İncili Salkım senin için öldü” diye inleyen kan içinde bir adam hatırlıyormuş. Bazısıysa ne görmüş, ne işitmiş öyle bir şey… Bir hamamcıysa yaralarından irin akan bir adamın bir gece hamamı açtırdığını anlatmış. Karanlıkta onu zorlukla tanımış ama eminmiş ki o doğudaki Peri Padişahı’nın oğluymuş. Ama o yaralarla uzun süre yaşamayacağından da eminmiş.

Kız sormuş: “Hamamcı, sen herkesten fazla insan tanır, fazla hikaye dinlersin, haliyle herkesten fazla bilirsin. Yok mudur o gördüğün yaraların çaresi?”

Hamamcı omuz silkmiş.

Kız ısrar etmiş; “Bu dünyada dermanı olmayan hastalık yoktur” diye tutturmuş.

Hamamcı çelik çarıklı, çelik asalı ve inatçı kıza bakmış, “Belki” demiş, kızın yüzü aydınlanmış, “Belki?” diye sormuş…

“Belki burayla doğu arasındaki son dağlarda yaşayan devanası biliyordur.” Kız aceleyle kalkıp yola koyulacakken arkasından seslenmiş “O ve oğulları insan etiyle beslenir. Devanasının sütünden içebilirsen belki canını bağışlar.”

Kız ayaklarındaki demir çarıklar kanatlı ayakkabılara, elindeki asa saman sapına dönmüş gibi hafiflemiş, hızla son dağları tırmanmış. Kız zirvenin gölgesindeki geçitte devanasını görmüş.

İncili Salkım’ın ağacın tepesinde oturdukları akşamlarda anlattığı gibiymiş aynen… Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte… Bir memesini sol omzundan, öteki memesini sağ omzundan geriye atmış iki büklüm oturmuş, bir ağacın dallarını, kimbilir hangi insan savaşçının koca kılıcını küçük bir hançer gibi kullanarak sıyırıyormuş.

Kız sessizce ağaçların arasında süzülmüş, devanasının arkadan yanaşmış. Rüzgar tersten esiverince, devanası doğrulmuş ve söylenmiş: “Hmgrr, burası insan eti kokuyor.”

Kız kaybedecek zamanı olmadığını anlayıp bir koşu gidip devanasının önce sağ memesini, sonra da sol memesini emmiş. Devanası durumu fark edince öfkeyle dönmüş, uzanıp kızı avucunun içine alıp alev alev yanan gözlerinin hizasına kaldırmış. Koklamış ve koca dudaklarını büzmüş…

“Seni yiyemem ki, sütannen oldum. Yanımda da tutamam, oğullarım süt kardeş demez bir lokmada yutarlar seni. Ne yapacağım şimdi ben seninle?”

Kız yeni sütannesine elinden geldiğince gülümsemiş ve “Sütanneciğim zaten kalıcı değilim. Ama yoluma düşmeden önce senden bir iyilik isteyeceğim” demiş.

Devanası her biri ay kadar büyük gözlerini yuvarlamış. “Tamam ne istiyorsun söyle, sonra da oğullarım gelmeden git buradan.”

Kız devanasının avucunun içinde kalan kollarını zorlukla çıkarıp, parmaklarına yaslayıp, derin bir nefes almış ve kocası İncili Salkım’la ilgili hikayesini anlatmış. Onu bulup iyileştirmek ve yaptıkları için ondan af dilemek istediğini söylemiş ve sözlerini şöyle bitirmiş: “Onun hastalığının çaresini biliyorsan bir sen biliyorsundur diye sana geldim.”

Kız daha son sözünü söylerken yolun aşağısından devanasının oğullarının gümbürtüsü gelmeye başlamış.

Devanası kıza hemen arkasına geçmesini ve memelerinin altına saklanmasını söylemiş. Kız sütannesinin dediğini yapmış, saklanmış ve sessizce oğulların yaklaşmasını dinlemiş.

Üç dev adam avlarını aralarında paylaşamadıkları için kavga ediyorlarmış. Devanası kükremiş. “Getirin şunu bakayım, ben size bölüştüreyim.” Devanası eti dört eşit parçaya bölerken oğlanlardan biri havayı koklamış, diğerleri de huzursuzlanmış. “Ana burada insan eti kokuyor.”

Devanası başını işinden hiç kaldırmadan konuşmuş: “Dün yediğiniz insanın dişlerinde kalan parçaları kokuyordur sana.” Oğullarını böyle böyle yatıştırmış devanası. Günlerinin nasıl geçtiğini sormuş, her akşam avdan döndüklerinde sorduğu gibi…

Oğlanlar o gün yedikleri yolculardan aldıkları haberleri anlatmışlar analarına. Haramiler bir baharat kervanını kılıçtan geçirmiş; padişahın vergileri çiftçinin belini iyice bükmüş; ha bir de yine “Ben Peri Padişahı’nın oğlunun derdinin çaresini biliyorum” diye ortaya çıkıp başaramayan 10 hekimin daha boynu vurulmuş bu hafta… Dünya sanki ikiye bölünmüş: Doğudan batıya hekim kıtlığı baş gösterdi diye dövünenlerle dağ gibi İncili Salkım’ın günden güne eriyip gittiğine yananlar… Kız saklandığı yerden kulak kesilmiş, nefesini tutmuş.

Devanası şöyle bir derin derin içini çekmiş, “Ah be oğullarım ne bilsinler onun iki tür zehirle yatağa düştüğünü. Biri kanına giren binbir diyardan toplanıp hazırlanmış, diğeri de kalbinde öfkeyle koyulaşmış… Ne bilsinler her iki zehrin devası ayrı… Bir tanesi çok kolay. Kulübemizin duvarına tırmanan şu bitkinin üç yaprağı, arkadaki derenin yatağından bir avuç kırmızı çamuru ve göz kararı benim sütümden yapılacak merhem on gün İncili Salkım’ın yaralarına sürülse 11. gün oğlan yine bütün kendini bilmezliğiyle saray ahalisini canından bezdirir. Ama kalbindeki zehir için kimse bir şey yapamaz. Kibri iyileştiren, affetmeyi öğreten bir merhem yapılsa bana verecek haberiniz kalmazdı…”

Kız daha devanası merhemin tarifini verirken işe koyulmuş. Kapının kenarındaki kırık bir tasa sütü sağmış, yaprakları toplayıp süte katmış; sessizce dereye varıp çamurdan da eklemiş, merhemi oracıkta yapmış; ardından da yola koyulmuş tekrardan.

İçinde devanası için yüklü miktar minnet taşıyormuş.

Dağların doğuya bakan yüzüne gelip uzakta pırıl pırıl parlayan altın sarayı görünce hızlanmış. Düzlüğe indiğinde, yolda bir tüccarla karşılaşmış ve ona demir ökçelerini ve asasını verip karşılığında temiz pak erkek giysileri, bir de merhemi içine koyabileceği saygın bir kap almış. Erkek giysilerini giyip, fırtınalı bir geceye benzeyen saçlarını da başlığın altına sıkı sıkı saklayınca olmuş bir köse delikanlı ve tutmuş sarayın yolunu.

Kapıya gelince nöbetçiler durdurmuş. Kız peri padişahının oğlunu iyileştirecek ilacı bildiğini söyleyince içeri almışlar; ölmek ya da hayatının sonuna kadar altından bir döşekte uyumak için bekleyen üç hekimin beklediği odaya koymuşlar. Kız bir hafta orada beklemiş, üç hekimin idamını izlemiş. Sıra sonunda ona gelmiş.

Peri padişahının huzuruna çıktığında hemen el etek öpüp devanasının tarifini verdiği, kendi elleriyle yaptığı merhemi çıkarmış. “Padişahım bana 10 gün verin, oğlunuzu iyileştireyim” demiş, ama hemen de eklemiş: “Tedavi sırasında odaya benden başkası girmeyecek.” Padişah bu köse oğlandan ve pis kokulu bulamacından hayır geleceğine inanmasa da çaresiz kabul etmiş. Adet yerini bulsun diye, başarırsa onu altına boğacağını, başaramazsa boynunu vurduracağını da hatırlatmış.

Tüysüz hekimi İncili Salkım’ın odasına almışlar, kapıyı da arkasından kapatmışlar. Kız onca zaman ve yoldan sonra, canından çok sevdiği adamı ölüm döşeğinde görünce dizlerinin bağı çözülmüş, yatağın yanına çöküp kalmış.

İncili Salkım inleyip, gözlerini aralayıp kıza bakmış, tanımamış. Kız kara kadife saçlarını açıp omuzlarına dökmüş, adam yine tanımamış; başını çevirip, zehirli karabasanlarına geri dönmüş. Kız merhemi çıkarıp yaraların tamamına sürmüş, sürerken de ağlamış…

İçi irinle dolu her yarada “Ne yaptım ben? Ahh ne yaptım. Beni affet sevgilim” diye dökülmüş gözyaşları.

Kız her gün temiz bezlerle, ılık sularla yaraları tek tek temizleyip merhemle örtmüş; her gün yarı baygın adama kaşık kaşık et suyu içirmiş; her gün alnında biriken teri silmiş serin bezlerle; her gün ve her gece uykusunu beklemiş ve her gün ağlamış usul usul. İrin boşalıp yaralar sönünce, karabasanlar yerini huzurlu uykulara bırakmış…

Onuncu gün kapta kalan son merhem de bitince, kız yatağan başından kalkıp saçlarını toplayıp takkesinin altına saklamış ve odadan sessizce çıkmış.

Peri Padişahı kapıda sabırsız bekliyormuş. Bir göz hareketiyle askerleri köse delikanlıyı kıskıvrak yakalamış, cellada mı hazinecibaşına mı gideceğine az sonra karar verilecekmiş.

Padişah odaya girip bir koşu oğlunun yatağının yanına varmış. İncili Salkım yavaşça gözlerini açmış ve gülümsemiş; gözleri odada dolaşmış, dip bucak aramış. Sonra babasına dönüp “Nerede o” diye sormuş. Babası kapıdaki askerlere yine bir işaret yapmış, askerler köse hekimi iterek içeri sokmuşlar. İncili Salkım ona bir bakmış, bir daha bakmamış…

Babasına dönüp “Hayır baba karım nerede” demiş. Peri padişahı, oğlunun hayal gördüğüne kanaat getirmiş elbette. Kız askerlerin arasından çıkıp, yatağın yanına yanaşmış, kafasındaki takkeyi çıkarıp saçlarını omuzlarından aşağı bırakmış dalga dalga dökülsünler diye. “Buradayım” demiş.

Bütün sarayda zaman durmuş, herkes susmuş…

İncili Salkım’ın önce gözleri çakmak çakmak öfke dolmuş, başını yastıklardan zorlukla kaldırıp “Ne cesaretle gelirsin buraya” diye homurdanmış gücü yettiğince.

Kız yatağa bir adım daha yanaşmış “Bir hata yaptım. Hatamı düzeltmek için dünyayı aştım; gelip seni buldum. İstersen sarayının tüm cellatlarını çağır, beni parçalara ayırıp dağlara dağıtsınlar, sevdiğim adamı ölümden geri getirdim ben korkar mıyım ölümden?”

İncili Salkım’ın başı yastıklara düşmüş yeniden, gözünden öfke yerine inci gibi gözyaşı süzülmüş, karısına elini uzatmış: “Ben seni affettim, sen de beni affeder misin” demiş.

O gün orada bu kez gözyaşlarıyla mühürlemişler evliliklerini. Bir kez daha düğün sofraları kurulmuş kırk gün kırk gece. En çok sarayın aşçıları helak olmuş zerdeyle pilav pişirmekten, en çok çocuklar eğlenmiş hokkabazlarla kuklacıları seyrederken, en çok gelinin ablaları şaşırmış bütün bu olanlara…

Masalın masalı…

Bianet, Şubat 2014 Anadili Günü dosyası
İncili Salkım, Bianet

Reklamlar