cehennemDan Brown’ın son kitabı Cehennem’in bir bölümü İstanbul’un en gizemli mekanlarında geçiyor. Yazarın aklına bu fikri düşüren Serhan Güngör’ün profesyonel rehberliğinde, Festtravel’ın düzenlediği Dan Brown turuna katılanlar da bu şehirde Robert Langdon gibi Cehennem’in izini sürüyor.

Sienna’nın rengi soldu. “Sakın, bana yanlış müzede olduğumuzu söyleme.”

Kendini kötü hisseden Langdon, “Sienna,” diye fısıldadı. “Biz yanlış ülkedeyiz.”

Harvard’lı Simgebilim Profesörü Robert Langdon ve Dr. Sienna Brooks canları burunlarında, peşlerinde uluslararası örgütler olduğu halde, İtalya’da oradan oraya koşarlarken, Venedik’teki San Marco Bazilikası’nda gerçeğe çok yaklaştıklarını sandıkları bir anda yaptıkları hatayı fark ediyorlar. Bulmacanın ölümcül parçası aslında İstanbul’da saklı…

İşte Dan Brown’ın memleketimize yaptığı en büyük kıyak da tam da burada başlıyor. Yazdığı her kitap çok satan, mutlaka filmi çekilen ve çok da izlenen yazarın son eseri Cehennem’in 467. sayfası itibariyle Langdon İstanbul’a ayak basıyor ve böylece dünyanın gözü bu fantastik şehre çevriliyor. Brown, kahramanı Langdon’ın Batılı simgebilim penceresinden İstanbul’u tatlı tatlı tasvir ediyor ve fazla oyalanmadan onu Tarihi Yarımada’da hızlı bir serüvene itekliyor.

Size bir iyilik yapalım ve kitabın sürprizlerle örülü yapısına dokunmamaya özen gösterelim. Onun yerine yalnızca Brown’ın İstanbul’unda minik bir tura çıkalım. Bu turda aslında rehberimiz Serhan Güngör olmalı. Nihayetinde, Brown’ı 2009’a İstanbul’a ilk gelişinde elinden tutup gezdiren, aklına bu şehrin gizemlerini düşüren kişi o. Güngör, Anadolu Kültür Turları konusunda uzman profesyonel bir rehber ve Brown’ın da açıkça söylediği üzere kitaptaki ismi olan tek Türk karakter Mirsat’ın da ilham kaynağı. Bu nedenledir ki haklı olarak bu yazıyla yetinmek istemeyenlere, onun rehberliğinde Festtravel’ın düzenlediği, Cehennem’in izinin sürüldüğü özel turları hararetle öneririz. Zira bu özel turlar hem İstanbul’u hem de kitabı biraz daha derinlemesine anlamak için mükemmel bir fırsat.

İstanbul Arkeoloji Müzesi

Kitaptan farklı olarak tur burada başlıyor. Çünkü aslında Cehennem’in şifrelerinin parçalarının bir kısmı burada saklı. Brown’ın kurguladığı bilmecede Haçlılar’ın Constantinopolis’i yağmalayıp Venedik’e taşıdığı dönemin özel bir önemi var. San Marko Bazilikası’nın ana girişindeki Quadriga Atları, yine aynı yere taşınırken bir ayağı kopup kaybolan Tetrarchs heykeli… (O parça müzede kolayca gözden kaçıyor, ısrarla arayınız.) Aslında Anadolu topraklarının bereketini gözler önüne seren bu muhteşem müze hakkıyla gezildiğinde, insan kendini bildiğiniz soyulmuş hissediyor. Çünkü burada sergilenenler, ihtişamın çok küçük bir bölümü; gerisi öyle ya da böyle yağmalanıp dünyaya dağılmış.

Ayasofya2013-06-23 18.18.22

Diz çök kutsal bilgeliğin yaldızlı mouseion’unda ve kulağını yere daya, dinle suyun şırıltısını…

Cehennem kitabının sondan bir önceki durak yeri, insan eliyle yapılmış bir mucize. Langdon ve avenesi, rehberleri Mirsat’la bahçedeki Sultan I. Mahmud’un yaptırdığı Şadırvan’ın yanında buluşuyor. Serhan Güngör aynı yerde durup kitaptaki o bölümü okuyor: “Merhaba, ismim Mirsat,” derken İngilizceyi aksanlı konuşan sesinden heves taşıyordu. Hafifçe dökülmüş saçları, öğretmen gözlükleri ve gri takım elbisesiyle ince bir adamdı. “Büyük şeref duydum.” Tarif neredeyse birebir uyuyor; bir tek… Güngör gülümsüyor, “Dört yıl önce daha zayıftım.”

Vaftizhanenin arkasındaki aralığın serinliğine geçip Ayasofya’nın en eski duvarlarına yaslanıp Güngör’ü dinliyoruz. O, burayı “mimari bir şaheser” yerine dev kubbesiyle bu yaşlı binayı ayakta tutan bilgi ve tecrübe nedeniyle “bir mühendislik abidesi” diye tanımlamayı tercih ediyor. İnsanoğlunun neler yapabileceğini anladığı noktadayız. Mimarlık sonra üstüne ekleniyor; burada üretilen bilgi Süleymaniye, Sultanahmet gibi sanat eserlerine dönüşüyor.

Dışarıdan bakıldığında yüzyıllar boyu yapılan eklentilerle bir makine gibi görünüyor Ayasofya. İçerideyse katman katman insanlık tarihi örülü. Pagan tapınaklarından gelen kapılar, kubbeden sessizce ziyaretçileri gözleyen melekler, onların hemen yanında İslam dünyasının en büyük hat levhaları, mozaikler, efsanevi kubbe… Ama Langdon’ı en çok Henricus Dandolo’nun mezarı ilgilendiriyor. Mirsat kadar Serhan Güngör de onun bu ısrarına burun kıvırıyor biraz. İkisi için de daha önemli bir şey var Ayasofya’da; Dandolo’nun “mezarının” karşısındaki duvarda yükselen Deisis panosu… Doğu Roma resim sanatında Rönesans’ın başlangıcını işaret eden şahane bir mozaik.

Ayasofya’nın işi uzun, ama Langdon zamana karşı yarışıyor; hızla son durağa ulaşmak şart.

2013-06-23 17.34.42Yerebatan Sarnıcı

Batık sarayın derinliklerine in, orada, karanlığın içinde bekler khtonik canavar kan kırmızısı sularına gömülmüştür lagünün ki yansıtmaz yıldızları…

Tam da Langdon’ın klostrofobisine uygun bir final sahnesi. İçine girildiğinde bu 6. yüzyıl yapısına neden “saray” dendiği hemen anlaşılıyor. Her gün binlerce turist İstanbul’un bu en büyük kapalı sarnıcındaki 336 sütundan oluşan büyülü ormanın patikalarında yürüyor; ve illa ki yolun sonunda yan yatmış Medusa’ların gözlerinin içine bakıyor. Dante’nin ve Brown’ın Cehennem’leri işte burada son buluyor.

Kitapta bundan sonrasında kovalamacalı bir Mısır Çarşısı, Galata Köprüsü ve hatta İsviçre Büyükelçiliği turu mevcut ama bu üç yeri bir günde gezen normal bir insanın kitabın bu bölümündeki aktiviteyi pas geçmesinde utanılacak bir şey yok. Artık hazırlıklarına başlandığı duyurulan filmi beklemeye başlayabilirsiniz.

Bir dergi, Ağustos 2013

Reklamlar