Birol GüvenKaraya yakın deniz üstünde bir yaşam seçmiş Birol Güven, bu kadar denizi olan bir ülkede tekne sahibi olmanın ayıplanmasına şaşırıyor. Aslen motor yatçı ama Delphia 47’nin dümeninde hiç de yabancılık çekmiyor.

Fotoğraf: Batuhan Kıran

Birol Güven iki şekilde incelenebilir: Karada ve denizde. Karadaki halini 1990’lardan bu yana ağırlıklı olarak televizyonlardan biliyorsunuzdur zaten. Ayrılsak Da Beraberiz, Çocuklar Duymasın, En Son Babalar Duyar, Arka Sıradakiler ve Seksenler gibi dizilerin senarist ve yapımcısı olması dolayısıyla hakkında bir fikriniz vardır. “Made in Turkey” şiarından, o şiardan esinle kurduğu şirketi MİNT’ten de haberdarsınızdır. Sıkı bir Beşiktaşlı olduğunu da duymuşsunuzdur bir yerlerden…

Oysa ona denizden bakınca biraz daha fazlası görülüyor: Denize doğmuş, denize bağlı bir adam. Müzisyen eşi Burcu Güven ve biri kız biri oğlan çocuklarıyla yaz aylarını teknesinde geçiriyor. Üç tarafı denizlerle çevrili memleketimizde “tekne sahibi olmanın değil, olmamanın” tuhaflığına inanıyor. “Türk usulü bir denizci” olduğunu söylüyor; karaya yakın seyrediyor ama hep denizin üstünde durası var. Aslında belki de motoru çalıştırıp yakın koylara gidip kıçtankara yaşayası var. Onunla “denizde ilk defa” sohbeti yaptık ama yaptığımız şeye daha çok “Delphia 47’de ilk defa” desek yeridir. Zira nihayetinde işinin ehli bir motor yatçıyla yelken seyrine çıkmış olduk.

Sen denizcisin ama çocukların çok meraklı değil denize galiba.

Denize çok meraklılar da… Aslında deniz yalnızlıktır; yani sosyal bir şey değildir. Ancak kıçtankara olduğunda sosyalleşirsin. O yüzden çocuklara göre bir şey değil çok. Biraz da bu nedenle karadan çok fazla ayrılamıyoruz biz.

Gönül ister mi biraz açılayım, uzaklaşayım?..

Yok öyle bir şeyim yok. Ben mutlaka denizin üstünde ama karaya da yakın olmaktan hoşlanıyorum.

Denizde yaptığın en uzun mesafe ne o zaman?

Yunan adaları, Bodrum, Gökova, Marmaris… İşte klasik güzergahlar. Ama bir şekilde karaya temas etmeyi seviyoruz. Çünkü çocuklar da küçük, onlar da böylesini seviyor. Ama karaya çıktığımızda da hemen tekneye dönmek istiyoruz. Bu nedenle de böyle kombinasyon bir şey yapmaya çalışıyoruz.

Ama iki üç ay da denizde kaldığınızı söyledin…

Evet iki buçuk ay kadar kalıyoruz teknede. Gümüşlük Akademi’ye gidiyor çocuklar, müzik öğreniyorlar. Gümüşlük’ü çok seviyoruz. Çökertme’yi çok seviyoruz. Bir de yakın Yunan adaları arasında takılıyoruz.

Aslında bir tür yazlık ev, öyle mi?

Evet biraz ev mantığıyla yaşıyoruz. Biraz karada yaşıyoruz, sonra denizi de yaşıyoruz.

‘Tekne sahibi olmak ayıp sanki’

Manzarası istediğiniz zaman değişen yazlık gibi…

Tabii, tabii. Zaten üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede bu kadar deniz kültürünün antipatiyle karşılanmasını anlamak mümkün değil. Bundan birkaç yıl önce Deniz Baykal’la ilgili haber çıkmıştı. 14 metre mi ne bir tekne almış. Bir sürü dedikodu yapıldı falan. İşin üzücü yanı, Deniz Baykal da çıktı yalanladı. Türkiye’de başbakan yardımcılığı, bakanlık yapmış bir insan, emekliliğinde 14 metre tekne alma haberini yalanlaması gerektiğini düşünüyorsa, kim çıkıp “Benim teknem var, tekne almak istiyorum” diyebilir ki. Sanki ayıpmış gibi. Türkiye’de insanların teknesi olması değil, teknelerinin olmaması bir haberdir.

O kadar deniz görüyoruz ve…

Bir şey daha söyleyeyim mi, dünyada tekne sahibinden, çalışanından, kaptanından, balıkçıdan asla denize zarar gelmez. Çünkü denizin kıymetini onlar bilir. Günübirlikçilerdedir tehlike. Kaptanından tayfasından söz etmiyorum, kırk yılda bir denize çıkandan bahsediyorum. Onlar belli bir altyapı olmadan, o gün “Hadi kız gel öğleden sonra şöyle bir tur yapalım” diyenler. Ama denizle haşır neşir olandan zarar gelmez. Bir çöpü bile havada yakalar denizci, denize düşmesin diye.

Çocuklar açısından da iyi bir eğitim o zaman, değil mi?

Bence denizi tanımak, yelkenci olmak, müthiş bir koordinasyon, müthiş bir ekip çalışması. Çok önemli bir eğitim. Ben çocuklarımın öğrenmesini çok isterdim ama bizimkiler müzisyen olduğu için, oğlum piyanist kızım da obua çalıyor, parmaklarını çok korumak zorunda. Öğretmeni tenis bile oynamasına izin vermiyor mesela. O yüzden yelken yapamıyorlar, çünkü deniz aynı zamanda tehlikeli bir spor dalı. İyi eğitilirsen bir şey olmaz ama sonuçta risktir yani. Herkesin başına da gelebilir.

Çocukları uzak tutuyorsunuz yani.

Uzak tutmuyoruz da ısrar etmiyoruz.

Eşinin denizle arası nasıl? Teknede misafir sanatçı mı?

Eşim. Eşim burada oturur. Çok iyi oturuyor o. Ama çok ilginç bir aileyiz, denizden korkmuyoruz mesela. Hatta bazen öyle havalara yakalanıyoruz ki… Çocuklar çok eğleniyor. Ben korkuyorum ama onlar hadi girelim çıkalım diyorlar. Kullandığım tekneler bunun kadar denizci tekneler değil. Motor yatlar iyi denizci değildir. Bunun gibi değildir yani. İstediğin havaya giremezsin onlarla. O yüzden motor yatlar denizde çok dayak yer. Aslında denize en iyi adapte olan tekneler yelkenliler. Hatta bundan bile küçükleri olursa daha iyi olur. Hiçbir motor yatla büyük şeylere cesaret edemezsin.

Rahmi Koç denizciliği

Hiç şöyle bir hayalin oldu mu? Okyanusu geçeyim, Akdeniz’i aşayım…

Asla. Benim hayalimdeki denizcilik, biraz Rahmi Koç’un denizciliği. Tekne bir yere gitsin o da uçakla gidiyormuş ya oraya. Uzun deplasmanlar bana göre değil.

Belki zaman da yok.

İnsan zaman ayırır böyle şeylere. Öyle uzun uzun gidiyorsunuz ya bana göre değil. Yaşamadım gerçi, belki bir kez deneyebilirim.

İki ay ailecek teknenin içinde kalıyorsunuz. Dar alanda test gibi bir şey.

Denizin üstündeyiz ama karayla çok temas halindeyiz. Çok Türk usulü bir denizciliğimiz var. Bir yere gittiğimizde mutlaka hemen geri dönüyoruz.

Motoryat tercihinin bir nedeni de rüzgârı beklemeye tahammül edemem olabilir mi?

Beklemeye tahammülüm yok, çünkü bekletmem. Başka sorunum da var. Zamanlamam da iyi değildir, erken giderim. On-time biri de değilim yani. Asla geç kalmam. Erken giderim. Bir düğüne gideriz mesela sekizdeyse sekizde orada oluruz ama kimse gelmemiş. Ama davetiyede sekiz yazıyor. Diğer insanlar geç kalıyor. Yani ben hiç geç kalmam, asla. Bu psikolojik bir hastalık gibidir. Asla geç kalmam. Ayrıca pazartesi çekim var dendiği an bittiğim andır. Tarih de koyuyoruz ya. Geriliyorum. Randevusuz bir hayat istiyorum. Yetişmem gerekmesin hiçbir yere. (Bu arada Birol Güven, seyir uzadığı için randevusuna gecikeceğini fark ediyor.) Motoru çalıştıralım.

Motoryatçı tarafın ortaya çıktı galiba.

Yelkende şöyle bir olay var. Full yelkencilik yaparsan hiç canın sıkılmaz, çünkü bayağı bir çalışıyorsun. Ben seviyorum yelkeni. Çalıştıran, fit tutan bir tarafı var. Ama yelken alırsam furling alırım herhalde.

Motoryatın masrafı da biraz daha fazla belki.

Teknede yaşabilirseniz, ev gibi makul oluyor. Aslında yelkende daha iyi yaşanır. Yelkende yaşanabilir. Ama Türkiye’de marina pahalı. Daha çok marina kurulursa, daha çok insanın teknesi olur, daha çok insan denizi sever. Daha çok marina yapılmalı yani.

Yelken ve restoran vesilesi

Peki balıkçılığa hevesin var mı? Denize çıkınca insan bir olta atası gelir ya…

Var var ama henüz tutamadım. Her şeyi alıyoruz, takımlar falan ama. Kıçtankara ekibiz ya, karaya yakın olduğumuz için balıklar bizim olduğumuz yere takılmıyor. Metin (Akpınar) Abi çok iyidir, hiç boş dönmez. Ona misafirliğe gittiğimizde taze balık yeriz. İyi de yemek yapıyor. Bir de felsefesi iyi. Yiyecek kadar yakalıyor. Depolamıyor. Bir tane yakalıyor onu pişirip yiyor.

Bu deniz işi tek başına pek yapılamıyor. Aile de paylaşmıyorsa zor oluyordur değil mi?

Tek başına yapılmasın zaten. Ayrıca her şeyi de aileyle yapacak değiliz. Arkadaşlarla da yapılacak şeyler bunlar. Mesela geçen sene şirketten, yönetmen arkadaşlar falan yelken kursuna gittik. Öğrendik biraz. Sonra çıktık, altı saat denizde gezeceğiz. Biz hatta sekiz saat dolaştık ama bunun beş saati adadaki restoranda geçti.

Ruhundaki denizci biraz şey galiba…

Denizle ilgili anılarım, denizdeki restoranlarla ilgili oluyor. Kurstaki birçok ekip döndüğünde deneyimlerini paylaşırken, şöyle tramola yaptık falan diye anlatırken biz şöyle kalamar yedik, böyle karides yedik diye anlatıyoruz.

O zaman sizin şirketten yelken takımı çıkmaz…

Yelken, restoran bunların hepsi vesile. Önemli olan denize yakın olmak, denizden daha çok faydalanmak. Yelken ya da tekneciliğin en büyük nedeni bu bence.

Deniz insanısın yani.

Denizde büyüdüm. Darıca’da. Pişmanlığı sevmem ama hayatımın daha çok zamanını denizde geçirsem keşke diyorum. Karada çalışıyorum, bir şeyler yapıyorum ama geri kalan hayatımı bir şekilde denizde geçirmek istiyorum.

Motor, Boat & Yachting, Subat 2013Karada son durum

Birol Güven ve ekibinin Seksenler dizisi tam gaz devam ediyor. Yani “Güven formülü” yine tutmuş. Formül sahibinin “önemsiz şeyler” ortak paydasında buluşmakla ilgili ilginç fikirlerine dikkat etmekte fayda var. Tabii bir de yazın çekmeyi planladığı filmi bekleyelim. Gökova’da deniz kıyısındaki arazisinde minik bir hikaye çekmeye hazırlanıyor; deniz ve tekneli bir şey olacağına dair güçlü ipuçları var…

Hacettepe İngilizce, Sultanahmet rehberlik, yazarlık, yapımcılık… Bu dizilime bakınca, “rüzgara bırakma eğiliminiz” varmış gibi görünüyor. Yoksa uzun soluklu bir planın parçası mı bunlar?

Tüm yaşadıklarımı belirleyen tesadüfler var hayatımda. Şimdi geriye dönüp baktığımda her insan için yazılmış bir senaryonun varlığına inanıyorum. Yaşadıklarımı rastgelelik anlamına gelecek bir tesadüf kelimesinin anlatması mümkün değil aslında. Bunu anlatmak için son dönemde öğrendiğim ve üzerine kafa yormaya başladığım tevafuk kavramının altını çizmek isterim. Galiba evrende hiçbir şey tesadüf değil.

Yaptığın diziler için “herkese hitap eden, ortak paydalar bulmalıyız” demiştin. Bir de sık sık uzlaşma konusuna vurgu yapıyorsun. Bu ortak paydalar nelerdir?

74 milyon insanın yaşadığı çok büyük bir ülke burası. Bir de sınırlarımızın dışında var olan ve bizim ayrılmaz parçamız Türkiye vatandaşlarını da düşündüğümüzde sandığımızdan çok büyük bir kitle ile karşı karşıyayız. Bu kadar kalabalık insan grubunun uzlaşması gerçekten çok zor ama imkansız değil. Bu konuda benim bir formülüm var, bu formülü tüm projelerimde uyguluyorum. “Hiç kimsenin itiraz etmeyeceği şeyler” bulup onları hikayeleştiriyorum. Yaptığım dizileri iktidar da seyrediyor, muhalefet de. Bu itiraz edilmeyen şeyler listesini çoğaltıp ortak bir barış formülüne çevirebiliriz çünkü bu topraklar hepimize yetecek kadar büyük. Birlikte barış içinde yaşamamamız için hiçbir neden yok.

Seksenler sanırım, bu ülkede bu dönemde yakalanabilecek en büyük “ortak payda”.

Seksenler bir “önemsiz şeyler belgeseli”. Biz önemli şeylerde ayrışabiliriz ama önemsiz şeyler de biriz, ortağız. Bu topraklarda yaşayıp da soba üzerinde kestane pişirmemiş kaç kişi vardır? Seksenler aslında nasıl büyük bir ailenin parçası olduğumuzu ve serbest piyasa ekonomisi içinde nasıl ayrıştığımızı anlatan bir proje. Bir ortak payda nostaljisi.

Neden Seksenler bu kadar revaçta?

Seksenler bir dönem değil, yani Muhteşem Yüzyıl döneminden farklı. Şu an toplumun kanaat önderi diyebileceğimiz bir çoğunluğunun bizzat yaşadığı bir yakın tarih eğlencesi. Bence türü de “nostalji sineması”. Böyle bir sinema türü yok, ben uydurdum ama çok da yanlış olmadı. Belki tarihe de bu isimle geçer. İnsanlar Seksenler’i bir filmden çok evde aile arasında albümlere bakar gibi izliyor. Bazen izlediği şeyden kopup kendi çocukluğunda bir yolculuğa çıkıyor. Gençliğini çocukluğunu belki sağlığını özlüyor. Başarısının sebebi bu nostalji duygusu.

Motor, Boat & Yachting, Şubat 2013

Reklamlar