Perihan Özcan

stefan zweig'ın son günleri

Stefan Zweig’ın Son Günleri, Laurent Seksik’in çeşitli belgelere dayanarak yazdığı biyografik bir roman. Roman, Stefan Zweig’ın yaşamının son altı ayını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Ömrünün oradan oraya savrularak geçen son yedi yılının Zweig’ı nasıl etkilediğini ve ruhunda nasıl hasarlar bıraktığını anlatırken onu intihara götüren süreci birebir yaşatıyor. Ve okurken sorular sormanıza neden oluyor. 

Daireyi gezmeyi reddetti. Gezse ne olacaktı ki? Beğenmezse başka bir yer mi bakacaktı? Baksa ne değişirdi? Daha iyisini mi bulacaktı? Bulsa bile tutacak mıydı sanki? Ne kadar kalacakları belli değildi. Her an Lotte’yle beraber bavullarını toplayıp gitmeleri gerekebilirdi.

Pencerenin üstüne çivilerle tutturulmuş beyaz perdeler, yemek odasının ortasındaki meşe masayla hasır kaplı dört sandalye, yıpranmış deri koltuk, kütüphane ve duvarlardaki natürmortlar… yeterliydi. Eskiden yaşadığı o ihtişamlı evlerle kıyaslanamazdı elbette, ama bu üç odalı küçük daire ikisine yeterdi. İçinde bulundukları şartlar düşünülürse, kira kontratları bitene kadar -altı ay- idare edebilirlerdi.

Yedi yılın yanında altı ayın sözü bile edilmezdi. Nazi Almanyası’nın Avusturya’yı ilhak etmesinden dört yıl önce, silâh sakladığı gerekçesiyle polisin evini aramasının ardından terk etmişti Viyana’yı. 1934’ten beri yer değiştiriyordu. İlk karısı Friderike “Hayalî sürgün saplantısından mustaripsin sen” demişti. Pek çok kişi, ismini ona uygun gördüğü sıfatla beraber anıyordu: “Korkak Zweig.” Korkak Stefan… Korkak Zweig… Zweig’ların en korkak olanı…

Salzburg’dan Londra’ya, Londra’dan New York’a, New York’tan Rio’ya uzanan yedi kaçak yıl… Kaçak ama kime göre, neye göre? Yahudiler’i mesleklerini yapmaktan men eden, parklara ve tiyatrolara sokmayan, günün çoğu saatinde sokağa çıkarmayan, hatta bir banka dahî oturtmayan kanunlara itaat etmeyi reddettiği için kaçıyordu. Bütün dünyanın gözü önünde yaşananlar, onun “tarihteki en büyük toplu katliam” öngörüsünü günden güne doğrularken yaşamak istediği için kaçıyordu.

Kaçmak yerine kalıp Nazi karşıtı mücadeleye katılmasını, kalemiyle mesajlar vermesini, kitleleri peşinden sürüklemesini beklemişlerdi ondan. Oysa hiçbir zaman mesaj veren yazılar yazmamıştı Stefan Zweig. İnsan ruhuna nüfuz eden, insanın tutkularını anlatan yazılar -hikâyeler, biyografiler, romanlar- yazmayı tercih etmişti. Hep yaptığı gibi bütün ideolojilerden uzak durmak istiyordu. Yahudilik konusuna mesafeli, milliyetçiliğin her türüne ve dolayısıyla siyonizme de karşıydı. Yazıya siyaset bulaştırmamaya kararlıydı.

Gelgelelim suçluluk duygusundan da kurtulamıyordu. Doğanın kucağında huzur duyarken, bir manzaranın keyfini çıkarırken ya da bir davette kadeh kaldırırken, toplama kamplarına gönderilen akrabalarıyla dostları geliyordu aklına. Utanıyordu kendinden.

Bu duyguya, hiç kaybolmayan yetersizlik hissi eşlik ediyordu bir de. Bütün övgü dolu sözlere rağmen iyi bir yazar olmadığına inanıyordu. Kısa metinlerden başka bir şey yazamayan bir yazardı o, “küçük çaplı bir yazar”, “yüksek tabakaya mensup bir köşe yazarı”, “bir edebiyat heveslisi”, “yazma ediminin sancısından bihaber bir büyük burjuva.” Hiçbir zaman “büyük bir eser”, “ağır ve kalın bir roman” yazamayacaktı. Biyografileri de beş para etmezdi. Asla bir hayatı tam olarak anlatmayı beceremeyecekti.

Hem kime yazıyordu ki? Yazıyordu ama ne için? Çevrilmek için. Bir yazar, onu anadilinde okuyacak kimse kalmadığında artık yazar sayılır mıydı?

Ağır ağır bir bataklığın içine çekiliyordu sanki. Kendini korumak için geldiği Brezilya’da yaşama arzusu giderek azalıyordu. Brezilya, Geleceğin Ülkesi kitabını ülkede kalabilmek için yazdığına, kalemini vize karşılığında sattığına dair söylentilere kulak tıkayabilirdi. Fakat “Seni bulduk. Seni geberteceğiz; seni de Yahudi kancığını da” yazan bir mektup kimi dehşete düşürmezdi ki? Postanedeki memurdan, alışveriş yaptığı manavdan, Café Élegant’daki garsondan, herkesten şüpheleniyordu. Düşündükçe yüreği daralıyordu. Hayır, onu canlı ele geçirmelerine, bedenini sakatlamalarına izin vermeyecekti. Eğer eve gelirlerse, üzerinden ayırmadığı küçük Veronal şişesi -“izi sürülenlerin büyülü iksiri”- imdadına yetişecek, daha kapı gıcırdarken tesir edecekti. Evet, böyle olacaktı. Gazete manşetlerini süsleyen zavallı bir cesede dönüşmeyecekti o.

Lotte mi? Lotte ona itaat ederdi. Hep yaptığı bu değil miydi zaten? Sürgünün Londra ayağında, karısı Friderike’nin ısrarıyla sekreter ararken işe aldığı ve sonra âşığı olan, karısı olan Lotte. Bir kez olsun “Seni seviyorum” demediği Lotte. Kocasının anılarında umutsuzca adını arayan Lotte. Görevi kocasına gençlik aşılamak, ona huzur vermek olan Lotte. Her zaman üzgün olan Lotte. Bir kez ölümün kıyısından dönen astım hastası Lotte. Varlığını kocasıyla beraber anlamlandıran Lotte. Elbette giderdi onunla.

1942 Şubat’ının 22’siydi. Günlerden pazardı. Vakit öğlendi. Yorgundu Zweig. Çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi günlerini mektup yazarak geçirmişti. Kitapları kadar özenerek kaleme aldığı bu son mektuplar, her zaman yazdıklarından daha samimiydi. Evi kiraladığı kişiye bıraktığı zarfta mart ayının kirası vardı. Nisan ayı başında biten sözleşmeye uymuştu. Arkasından konuşulsun istemezdi. Köpeği Plucki’yle ilgilenmesini rica etmişti aynı kişiden. Tek tek sıralamıştı mektupları. Dostları ve akrabaları onu anlayacaklar mıydı acaba? Friderike, hayatını yanında geçirdiği kadın, hiç değilse o anlardı “ruhunun çektiği azabı”.

Manşetlerin ne diyeceği o kadar da önemli değildi. Kalın puntoların altına basılacak fotoğrafını kendisi seçmişti Zweig. Lotte’yle yan yana uzanmışlardı. Lotte ona dönmüş, elini eli üzerine koymuştu. Bu görüntüyü kimse silemeyecekti.

“Kendini koruma” hakkı

Stefan Zweig’ın Son Günleri edebiyat eleştirmeni, yayın yönetmeni ve bir hekim olan yazar Laurent Seksik’in çeşitli belgelere dayanarak yazdığı biyografik bir roman. Roman, daha çok hikâyeleri ve biyografileriyle tanınan Viyanalı yazar Stefan Zweig’ın yaşamının son altı ayını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Ömrünün oradan oraya savrularak geçen son yedi yılının onu nasıl etkilediğini ve ruhunda nasıl hasarlar bıraktığını anlatırken, onu intihara götüren süreci birebir yaşatıyor.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Satranç gibi çok okunan öykülerin ve Balzac, Marie Antoinette, Montaigne, Rotterdamlı Erasmus gibi çok bilinen biyografilerin yazarı Zweig’ı tanımak için önemli bir fırsat Seksik’in romanı.

Okurken sorular sorduran bir roman aynı zamanda.

Herkes bir ideolojiyi benimsemek, o ideolojinin emrettiği yolda mücadele etmek zorunda mıdır?

Herkesin yaşama nedeni, hayattan beklentisi farklı değil midir?

Kitleler için mücadele, bir mecburiyet midir?

“Kendini korumak” için kaçma hakkı yok mudur kişinin?

Kitlelerin özgürlüğü için ön saflarda mücadele edenler, bireysel özgürlüğünü korumaya çalışanları nereye kadar yerebilir?

Bir hayat, başka hayatlar için tehlikeye atıldığında mı anlam kazanır?

Tehlikeye atılmayan hayat kıymetsiz midir?

Buna kim, kimden aldığı ehliyetle karar verebilir?

Bir hayat, sahibinden başka kaç kişiye ait olabilir?

Cevap ararken önyargılarınızla mücadele etmenize neden olacak bir hikâye Stefan Zweig’ın Son Günleri.

Kitap Postası Dergisi, 9. Sayı, Ağustos 2012

Reklamlar