IMAG1733-1-1

Begüm Kütük Yaşaroğlu televizyon, sinema ve tiyatroda yeteneğini kanıtlamış bir oyuncu ama meğer onun damarları, her cesur denizci gibi tuzlu suyla doluymuş. Öyle ki astrolog arkadaşlarının “sonunun sudan geleceği” konusundaki uyarılarına rağmen gözünü kırpmadan Kalamış’tan yelken açtı.

Bu sefer dalgayı biraz yandan yedik. Deniz kültürü oluşturma girişimimizin bir parçası olarak, tanıdık yüzlerle az tanıdıkları sulara açılma hesabımızı Begüm Kütük Yaşaroğlu bir miktar bozdu. Biz onu güzel, zarif, televizyon, sinema ve tiyatro sahnelerinde kendini kanıtlamış bir oyuncu sanıyorduk. Oysa sohbetimiz sırasında onun bir önceki yaşamında cesur bir yunus olduğuna dair derin şüphelere kapıldık. Belki de gözü kara İzmirli bir kadınla bu işe hiç girişmemeliydik…

Neyse ki Delphia Yachts ve Vira Yatçılık, onun daha önce birkaç kez flokçuluk yaptığını duyunca hemen gardını almış ve tam Begüm’e uygun cesur, kıvrak bir yarışçı ayarlamış: D24One Design. Bu 7.70’lik Polonyalı aslen match race için biçilmiş kaftan ve orsa seyrinde 10 knot’luk hızlara ulaşıyor. Yani su kayağından flyboard’a türlü çeşit deniz sporunu denemiş cüretkar bir İzmirli’yi zorlamak için iyi bir seçim. Ama gelin görün ki Kalamış koyunda güneşli ve rüzgarsız bir gün bizi bekliyor. Neyse ki Begüm olanca enerjisi ya da kendi deyimiyle “hiperaktifliği”yle (yoksa iki gün önce reklam çekimlerinde yediği kavanozlarla çikolatanın verdiği güç mü bu) ihtiyacımız olan rüzgarı yelkene üfleyiveriyor…

Yelkene aşinalığın varmış. Nereden, nasıl?

O kadar profesyonel değilim ama İzmirli’yim. Biz Egeliler denize doğuyor gibiyiz. Küçük yaştan itibaren sürekli yaz tatillerinde, üç dört ay denizde geçirdiğimiz için denizle haşır neşir büyüyoruz. Dolayısıyla su sporları hayatımızda önem kazanıyor. Küçük yaşlarda su kayağı yapardım. Çok severdim. Yazlıkta illa ki herkesin olurdu, bulduğumuz tekneye bağlar birbirimizi çekerdik. Sonra kneeboard denen bir şey de yapardım. Sörf de yaptım ama bizim zamanımızda Alaçatı ıssızdı; öyle tek başına sörf yapılacak bir yer değildi. Bizim yazlığımız Karaburun’daydı, orada da öyle bir rüzgâr olmazdı.

Yani yelkenden çok denize aşinasın.

Evet ve su beni çok rahatlatır. İstanbul’a geldiğimden beri canım sıkıldığında, öfkelendiğimde vapurla karşıya geçerim mesela. Denize bakma duygusu beni çok rahatlatır. Ama motor yat gezisini sevmem. Hiç hazzetmem motor yatlardan.

Neden?

Zaten tüketim toplumunda yaşıyoruz. Çok benzin tüketiyor, çok maliyetli. Bir de çok güçlü motorlar var artık öyle vın diye hemen gidiyorsun. Ben denizde çaba, mücadele ve yelkenli duygusunu seviyorum. Motor yat üzerinde güneşlenen kız olamam yani. Kendimi hiç orada görmüyorum. Ufak yaştan itibaren ailem de gemici düğümünü falan öğretti…

Sen biliyorsun yani o düğümleri atmayı?

Tabii. Ayrıca balık avlamaya da bayılırım. Her sabah beşte babamla balığa giderdik. Bu konuda hiç mütevazı olamam, çok iyi balık avlarım. Ha jetski de acayip yaparım, sonra dalarım. Ama kiteboard hiç yapmadım; tez zamanda öğrenmek çok isterim.

Flyboard hikayesi

Bu yıl Burn’ün bir aktivitesine katıldın orada yapmadın mı? Hani Flyboard’u denediğinde…

Dünyanın en iyi kite’çısı Kevin Langeree Türkiye’ye gelmişti. Boğaz’da da jetski yapmak yasakmış ama Kevin’a izin verilmiş. Kevin’la jetski yaptım. Ardından flyboard ortaya çıktı. Türkiye’nin ilk flyboard sporcusu Mert Akça da var. Ben gittim; lütfen bakın bu ünlü kaprisi değil ama ilk olabilir miyim, yalvarırım dedim. Beni köşeye çektiler, ya Begüm korkmuyor musun, çok ciddi bir şey bu. Bu kadar kamera var, basın var… En fazla ne olur dedim.

Düşebilirsin.

Ha beceremeyebilirim. E beceremedi desinler. Youtube’da bu aleti başlatan Fransız Frank Zapata’yı birkaç sene önce görmüş ve bunu mutlaka deneyeceğim demiştim. Ama biraz elim ayağım titredi. Sonra Mert tatlı tatlı anlattı ve beni suya attılar. Çok travmatikti. Elin kolun bağlı ve aletin sana sağladığı havanın tazyikiyle suyun üzerinde kalabiliyorsun. Aslında yükselmen çok zor. Mesela Zapata’nın kendi özel joystick’i var, o kendi kullanıyor. Burada daha çok jetski’den gelen mekanizmayı sana bakarak idare ediyorlar.

Başkası mı idare ediyor?

Tabii. Bir başkasına emanetsin. Yaşlı bir bey vardı, o anlatıyor incelikleri. Dedi ki tazyiki hissettiğinde vücudun bir yunus balığı kadar sıkı tut, suyun seni kaldırmasına izin ver. Feci su yutuyorsun, kafanı suyun üstünde tutamazsan boğulma riskin de var yani… Bu arada bütün organizasyon toplandı, acaba kız yapabilecek mi diye seyrediyor. Ama tabii karşılarında ne kadar hırslı bir insan olduğunu bilmiyorlar. Ben o basıncı hissettim ve sudan çıktım, 1.5 metre Boğaz’da yükseldim. Ben dahil herkes çığlık çığlığa. Dünyanın en zevkli şeyi. İndiğimde Burn ekibi geldi; Türk kadın flyboard takımı yok, kurarsak içinde olmak ister misin, dediler. Aaa tabii dedim.

Kader, kısmet meseleleri

Sen cesur musun, cüretkar mı? Yani korktuğunu da söylüyorsun…

Yaramaz oğlan çocuğu gibiyim. Ama evet çok korkarım. Uçaktan korkarım. Benzinciye girerken çok gerilirim. Ama denizde farklı bir spor deneyimlemek ayrı, bayıla bayıla yaparım. Ha bir de bangee jumping yapamam.

Bir tek denizden korkmuyorsun yani…

Yok ama astrolog arkadaşlarım sonumun sudan geleceğini söylerler ve dikkat et derler.

Nasıl konuşuyorlar ya? Çıkmasak mı denize?

Hep şunu tembih ederler, dalıyorsan tüpünü iki kere kontrol et, tekneyi iki kere kontrol et. Deniz tatiline pek gitme, deniz yolculuğuna çıkma, mümkünse havadan git… Ama suyun da katı, sıvı, gaz hali var. Evde rutubetten de ölürsün yani. Hiç düşünmüyorum bunu.

Hayatında da bir dizi cesur girişimin var. Mesela İzmir’den İstanbul’a gelmen. Bu kararı nasıl aldın?

Liseyi bitirdim. Fransa’da Nancy Üniversitesi’nde iletişim bölümünü kazandım. Bir takım problemler oldu; Türkiye’ye dönmek durumunda kaldım. O sıra annem babam boşanıyordu. O dönemi daha kolay atlatayım ve biraz da yürüyüş, makyaj, adabı muaşeret öğreneyim diye yarışmaya yolladılar. Gerçi güzellik değil de modellik yarışmasıymış. Gittim, üçüncülük aldım. Ama modellik yaptım mı? Hayır. Bana göre bir şey olmadığını anladım.

Yine de seni İstanbul’a taşıdı. Peki oyunculuk nasıl başladı?

Ablamla ikimizin hep bir konservatuvar hayali vardı. Onun muhteşem bir sesi vardı; şan bölümü istiyordu. Ben de oyunculuk, sahne tasarımı falan okumanın hayalini kuruyordum. Ama tipik bir Türk ailesi; ben sizi en iyi kolejlerde okuttum, gidin üniversitede eğitiminizi tamamlayın sonra hobi olarak ne isterseniz onu yapın diyen bir baba olduğu için… Şimdi ablam kariyerinde yetkin bir bankacı. Ben oyuncu oldum.

Yarışmanın ardından dizi teklifleri mi gelmeye başladı?

Evet. Yapımcılara siz neye güvenerek bana bu teklifi getiriyorsunuz demek istiyordum. Sonra Melek dizisi çıktı. O da böyle parapsikolojik bir diziydi. O türde bir dizi yoktu o zaman. Cesur bir girişimdi. O da çok ilginç bir hikaye. Her şeyin kadersel olduğuna inanıyorum. İstanbul’a taşındım, evime ajanstan bir not geldi; şurada dizi görüşmeniz var diye. Aaa benim evin arka sokağı! Saçım başım dağınık, ev haliyle gittim. Geç kaldığımı söylediler ama yine de yapımcıya götürdüler. Diğer oyuncunun sözleşmesi yapılmış, kanalla anlaşılmış… Sözleşmeyi iptal ettiler, benimle başladılar. İlginç değil mi? Yani bugün seninle oturabilmemiz için böyle bir şey yaşamam gerekiyormuş.

“Çalışmaya inanırım”

Oyunculuk eğitimi aldın mı?

Melek zamanı 23’üme basıyordum. O dönem setteki hocalarım yetenekli olduğumu, konservatuvara girmem gerektiğini söylüyordu. Ama ben artık ünlenmiş bir kız çocuğu olduğum için kimse beni kabul etmedi. Çok çaba harcadım ama olmadı.

Ama kendin devam ettin…

Tabii canım, yurt içi, yurt dışı bir sürü workshop’a katıldım. Öyle hadi ben geldim ile olmuyor. Mesela en cesur hareketim kendimi seslendirmemdi. Bana gerekmediğini söylediler ama ısrar ettim. Ben oynuyorum ben seslendireceğim. İyi ki de yapmışım, şimdi her şey sesli çekim.

Bir de sahne deneyimin var.

Ben yaklaşık 10 yıldır bu sektördeyim; bir gün bile setime geç kalmadım. Çalıştığım hiç kimseyle sorun yaşamadım. Çalışkan ve sorumluluk sahibi bir öğrenciyim. Başak burcuyum, gerçekten opsesif kompülsif ve çalışmayı çok severim, çalışmaya inanırım. Olağan Mucizeler için teklif geldiğinde çok endişelendim. İki kişilik bir oyun. Daha önce Lale Mansur ve Kubilay Tunçer oynarken Edinburgh’da ödüller almış. Afife Ödülü almış kıymetli bir oyun. İnsanlar senden performans beklerken çıtayı düşürürsen daha kariyerin orada biter. Bunun bilinciyle çok kısıtlı sürede gözümü karartıp girdim ve çok çalıştım.

Nasıl çalıştın?

Kendimi eve kapanıp tekste çalıştım. Çünkü sahnede en yakın arkadaşın ezber. Ezberinde sıkıntı oldu mu zaten her şey çok zor. Prömiyerde ellerim titriyordu, dizlerimin bağı çözüldü. Kubilay bana çok güzel bir konuşma yaptı. Dedi ki: Biz çok güzel bir şey yapıyoruz. Bir gün bu oyundan çıkan biri, bu oyundan bir cümleyi alıp hayatına adapte etse, o senden kaynaklanıyor olacak. Bunu niye hafife alıyorsun ki. Orası bizim yerimiz. İnsanlar iki saat boyunca bize eşlik edecek. Haydi gel biz oyunumuzu oynayalım. Höyt dedim çıktım. Hiçbir oyunda dilim sürçmedi, şaşırmadım, çok keyif aldım… Aslında işte delilik, iki kişilik oyunla niye başlıyorsun!?

Dört tane de filmin var. Az değil.

İlk Peşpeşe geldi. O festivallerde özel gösterime girdi. Ardından Romantik Komedi. Özenli bir iş olacağını düşündüm. Neşeli bir senaryoydu. Gecenin Kanatları’nda ısrar ettim ve anne rolünü aldım. Caner Erzincan’ın Mar filmiyse bence yaptığım en güzel şeydi. Senaryoyu okuduğum andan itibaren sevdim. Çok zor şartlarda çalıştık ama sonucunu gördük. Volga (Sorgu), ben, Caner, Yılmaz Şerif, Mahmut Gökgöz… Ekiplerde ahenk çok önemlidir, bu sağlanamazsa olmaz. Ama öyle yalandan ahenk değil. Bizde öyle değildi. Yılmaz Şerif babamız, Mahmut Gökgöz ustamızdı… Filmi sahiplendik, dünyanın bir sürü yerine gidip geldik. Hâlâ da buluşuyoruz.

Senden iyi bir ekip insanı çıkar, öyle mi?

Ya çıkmaz mı. Mesela benim menajerlik ajansım Caner’e demiş ki, Begüm business uçakla gider, özel odada konaklar, onu yapar bunu yapar. Bağımsız film çekiyoruz, bütçemiz ne? Tabii ilk geldiğimde herkes bana çekimser davranıyordu. Sonra rahatladık tabii.

Artık denize gidip ekip içinde nasıl olduğunu yerinde görelim mi?..

***

Hem ünlü bir sanatçı olacak hem yelkeni az çok bilecek, denize açılmaktan çekinmeyecek ve hatta bir halatın ucundan tutmaktan imtina etmeyecek, üstüne bir de ekip ruhuna sahip olduğunu iddia edecek… Bu o kadar ender bulunan bir kombinasyon ki test etmesek gözümüze uyku girmezdi. Sınav için Delphia Yachts ve Vira Yatçılık bir D24 One Design tahsis etti. 7.70’lik, atak ve güçlü bir tekneye elbette ki yalnızca Begüm’ün de dahil olduğu dört kişilik ekip bindi. Bu işlerden anlamayan yancılar botla teknenin etrafında dönüp, arkadaşların neşeyle yelken basmasını, trapezden sarkmasını falan seyretmekle görevliydi. Bir de yolculuğun beşinci dakikasında bota dolan suyu maşrapayla boşaltma işi vardı tabii.

Hava yelken için düşüktü ama büyük bölümünün Begüm’den kaynaklandığını sandığımız bir güçle zaman akıp geçti. Bol fotoğraf, az yelken oldu, ama sonuçta oldu. Nihayetinde hocalar bu kadında potansiyel olduğuna kanaat getirdi.

Eee nasıl hissettin?

Vallahi İstanbul karmaşasından yelkenle bir gün çalmak, denizde oksijeni içine çekmek beni çok mutlu etti.

Tekne nasıldı ama? Sana sportif, yarışa müsait atak bir tekneyi uygun gördüler…

Evet yarış teknesiydi bindiğimiz. Açıkçası büyük yelkenli mi, motor yat mı böyle yarış yelkenlisi mi diye sorsanız, bu on numara! Hiçbir şeyim olmasın ama bununla bütün gün gezeyim…

Eğitim almayı da düşünür müydün?

Eğitim almayı düşünüyorum. Vira’daki hoca arkadaşlar sağolsunlar bana eşlik ettiler, onlardan yardım almayı düşünüyorum. Çok eğlendik özellikle trapezde. Pek rüzgâr yoktu ama ben onlara hava attım; bakın ben flokçulukta çok iyiyim diye. Eh al o zaman ilgilen dediler. Bir ara dümene de geçtim. Yelkenleri şişiremediğimizden öyle çok heyecanlı olamadı ama ara ara yükseldiğimiz de oldu. İşte o zaman da beni azıcık da olsa tecrübem işe yaradı. Suya düşmeden yön değiştirebildim mesela.

Böyle bir deneyimi eşinle, Erdil Yaşaroğlu’yla paylaşma ihtimalin nedir?

Ben kullanırım ama o önce konuya dair kitaplar alır, okur. Teorik altyapısını geliştirir, Alman eğitimi tam. Pratiğe başlayıp tecrübe kazanır, eh bir iki seneye yelkenci olur.

Sınırlı, dar alanda hele de uzun yolculuklarda ilişkiler sınanır. Riske girer miydin?

Girerdim tabii. Ama arkadaş grubu da önemli. Şimdi benim yelkenci arkadaşlarım yok. Bireysel gelip de bir gruba dahil olabilir miyim diye sorduğumda hocalar kesinlikle dediler. Hatta ekipler sonradan dost oluyor ve yarışlardı, tatillerdi beraber plan yapıyorlarmış. Bu da hoş olabilir. Farklı bir sosyal çevre edinmek iyi olur.

Uzaktan olaya hakim görünüyorsun.

Deniz hata kaldırmıyor. Bugünkü bir çekimdi ama gerçekte herkes üzerine düşen görevi layıkıyla yapmak durumunda. Bu bir sorumluluk işi, öyle kolay değil. Mustafa arkadaş yelkeni tık diye takıp şişirdi ya. O çok zor bir şey. Ben çok şaşırdım. İlla takılır o yelken. Bazen bana soruyorlar niye oyunculuk yapıyorsun diye. Bak işte bu sayede bugün bunu deneyimleme şansım oldu. Mesela trapezde, Begüm tut ellerini bırak kendini dedi Osman. Ama ben biraz korktum, çünkü o kadar gergin değildi bant. İki kere denedim, ürktüm bıraktım. Üçüncüde de dedim ki amaaan ne olacak ki en fazla denize düşerim.

Hayatının pek çok aşamasında bu tip cüretkar kararlar vermişsin… Ama bir röportajında “Tercihlerimi hayatımın huzurlu olması yönünde yapıyorum” diyorsun.

İçimdeki acayip enerjiyi doğru yerlere kanalize ettiğimde o iç huzurunu yakalayabiliyorum. O enerji içimde patlarsa, huzursuz ve mutsuz bir insan olurum. En huzurlu yerleri arıyorum işte.

—–

D24 One Design

Bu hızlı, manevra kabiliyeti yüksek tekne Polonya Yat Kulübü ve Delphia Yachts’ın ortak ürünü. Özel vinçli hareketli salması, indirilebilir direği ve direk desteği ile her koşulda kullanım kolaylığı sunuyor. Ayrıca D24 One Design, Dev anayelkeni, özel asimetrik balon ve düzeneği ile “match race”ler için de ideal.

Begüm Kütük’le Kalamış’ta süzülen D24’lerden Vira Yatçılık Yelken Okulu’nun bünyesinde dört tane var artık. Bu Polonyalı yat üreticisi Delphia Yachts’ın yelken okulu olan “Delphia Sailing Academy”nin Türkiye şubesinin tohumlarının atıldığının da habercisi. Ama bu başka bir hikaye…

Motor, Boat & Yachting, Aralık 2012

 

Reklamlar