Giresin (Kerasus) kirazın anavatanı; fındığın hasının yetiştiği dik yamaçların memleketi; uzaklardan gelen mavi ladinin meskeni. Suyun şekillendirdiği, insanın bozduğu ve suyun yeniden şekillendirdiği kıyı kenti. Giresun, insanın ve doğanın tüm direnişine karşın üstünden hızla arabalar geçsin diye dağı sökülen, denizine dökülen herhangi bir yer.

Yaylalardan acı ve parlak yeşil, kara-gri ve dalgalarla köpük köpük deniz akıyor. Denize paralel yığılmış dağların arasından kendine dar yollar açmış sular sık sık yolları kesiyor. Sabahın pusuna gözünü açan yolcular, kirli bir camın ardından bu manzaraya bakarken, sallantılı uykularından henüz uyanamadıklarını düşünüyor. Otobüs bir köprünün başında aniden duruyor.

“Geldik mi?”

Solda Karadeniz, sağda dağlar, yukarıda öbek öbek bulutlar, karşıda geçicek bir köprü ve cılız bir dere…

“Gelmedik!”

Herkes sessiz, uyku sersemi. Şoför ve muavin derenin çıkıp geldiği dağlara gözünü dikmiş.

“Dağlar mı uğuldayan?”

Derenin yatağında, az ileride dönemeçten birdenbire çılgına dönmüş kahverengi sular fırlıyor. Dağdan gelirken dağı, ormanı almış koşuyor. Gürültüsü her şeyi susturuyor, boğuyor. Köprüyü de yanına katıp denize kavuşuyor ve sakinleşiyor.

“Yukarıda iyi bir yağmur varmış.”

Hiçbir şey olmamış gibi; su dağı yanına katıp denize inmemiş, sabahın mahmurluğunu yarmamış gibi… Bir tek köprünün yokluğu tuhaf bir şeylerin olduğunun kanıtı. Şoför, otobüsü cılız dereye sürüyor, ağır ağır geçiyor ve asfalt yolu yeniden buluyor.

Yolun sonuna kadar bir daha gözünü kırpamayacak olan yolcu, artık yolun etrafına örülmüş doğayı ve yaşamı gözlemeye başlıyor. Su her yerde. Su yaşamı ve doğayı şekillendiriyor. Havada asılı olduğunu daha bir nefes çekmeden bile görmek mümkün. Dağlar rüzgar kadar suyla da biçimlenmiş. Binalar kendilerine dağların eteklerinde, bitki örtüsü içinde zorlukla yer açmış ama suyu bol bulan dikbaşlı incirler damları işgal etmiş. Binalara saldıran tek onlar değil. Mantar ve küf, suyun temellerinden yukarı yürüdüğü her yapıyı sarıp sarmalamış. Deniz, kıyıyı hırsla dövüyor ve her darbesinde topladığı taşı toprağı bir başka kıyıya atmak üzere götürüyor. Daha üç yıl önce bir kızgınlık anında koca limanı alaşağı etmiş, ardında hayalet gemiler ve molozların arasında karşı kıyının hayalını kuran adamlar bırakmış. Öyle diyor muavin…

Sırtını yasladığı dağlara tırmanmaya çalışan kente giriyor otobüs. Yolun sonu…

Herkesin uğradığı kent

Giresun’un bilinen en eski sakinleri MÖ 15.-13. Yüzyıllar arasında bölgeyi egemenliği altında tutmuş Hititler. Şehri kuranların MÖ 7. Yüzyılda Ege’den kalkıp ticaret kolonileri oluşturmak amacıyla Karadeniz’e gelen Miletoslular olduğu sanılıyor. Giresun’un isim babası da onlar. Denize doğru boynuz gibi uzanan bir yarımada olması nedeniyle, Eski Yunanca’da “boynuz” anlamına gelen Kerastan’dan esinlenerek Kerasus adını vermişler. Kirazın doğduğu ve tüm dünyaya dağıldığı yer sayılan bu kentin eski adının kralların meyvesiyle olan ses benzerliği dikkat çekici. Tarih boyunca denizden ve karadan pek çok farklı kültüre ev sahipliği yapan kent, Pontus, Roma, Bizans, Selçuklu, Moğol, Oğuz boyu Çepniler, Cenevizliler, en sonunda da Fatih Sultan Mehmet’in 1461 yılında Trabzon’u fethiyle birlikte Osmanlı egemenliğine girmiş. Türkler’in yanı sıra, Rum ve Ermeni nü1fusun da yoğunlukta olduğu kentte 1. Dünya Savaşı ve sonrasında bu çeşitlilik azalmış. 1923’te il olana kadar, idari bağlılık yönünden Trabzon, Ordu ve Şebinkarahisar üçgeninde yer değiştirmiş.

Bugün 15 ilçesi, 17 beldesi ve 535 köyü bulunan, 6.934 km2’lik alanda 46.805 insanın yaşadığı, tarihi ve doğal dokusuyla olduğu kadar ekonomik yapısıyla da dikkat çeken bir kent.

Mevsimlerden fındık

Denize paralel uzanan dağlar Giresin’u iklim özellikleri ve doğal bitki örtüsü bakımından kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölüyor. Kuzey kesimi, ılık ve yağışlı olması nedeniyle dört mevsim yeşil. Dorukları 3 bin metreyi aşan dağları ise kuzey-batı rüzgarlarını tuttuğu için yağmur kuzey kesime dökülüyor. Dolayısıyla güney kesimde kara ikliminin kuru soğuğu ve bozkır bitki örtüsü hükmediyor. Kafkaslar’dan kalkıp gelen mavi ladin işte bu dağlarda son buluyor. Dünyanın en zengin ladın ormanlarından biri sayılan bu ormanın mavisi Akdeniz’i  andırıyor ve yangın görmemişliğin tasasızlığıyla yaylalar boyu omuz omuza uzanıyor. Giresun’un arazisinin yüzde 34’ü orman (235 bin hektar), 800 metreden yükseklerde ormanların büyük bölümünü ladin, sarıçam, köknar, gürgen ve meşe oluşturuyor. Bir de bölgenin mutfağında kullanılan çalı çilek, merecan, sakarca, mantar çeşitleri, ısırgan, mendek, galdirik ve kara lahana gibi yükseklere çıktıkça tatları eşsizleşen bitkiler… Ayrıca yaylalar soğuk suları kadar maden sularıyla da ünlü. Özellikle Çaldağ, İnişdibi beldeleri ve Tamdere’ye yolu düşenler (tercihan rakının yanına) kaynağından bir bardak maden suyu içmeden geçmezler. Bu yükseklikten denize doğru aceleci bir diklikle inen topraklarıda ise 96 bin hektarla fındık ocakları ve 98 bin hektarla bağ bahçe manzaraya egemen oluyor.

Suyun doğaya ve insana yaptığını fındık da bölge insanının ekonomik yaşamına yapıyor; şekillendiriyor. Çünkü ekonomik değere dönüştürülen neredeyse tek ürün. Her Giresunlu nerede olursa olsun, ne iş yaparsa yapsın ağustos gelince fındık toplar, ayıklar (kendilerinin dediği üzere “atlar”), kurutur, “patoz” makinesinin başına geçer, çuvallara doldurur. Temmuz ayının sonunda o yöne giden otobüslerde yer bulunmaz, çünkü insanlar, memleketlerine, büyük yerlere en çok göç veren kentlerden Giresun’a gelirler ve fındık bahçelerine dalarlar. Memuru, öğrencisi, ev kadını, zengini, yoksulu, Güneydoğu’dan gelen gündelikçisi dik yamaçlardaki fındık dallarına asılır. Kent gündüzleri sessizleşir; Karadeniz, akşamüstleri fındıktan dönüp serinlemek isteyenler sayesinde yunuslarla paylaştığı yalnızlıktan sıyrılır; akşamlar ise son kalan enerjileriyle insanlar, ellerindeki dondurmaları iştahla yalayan çocuklarıyla sahilde bir yürüyüşe çıkar.

Ağustos biter. Fındıklar ya Fiskobirlik’e ya da daha düşük fiyatla tüccarlara teslim edilir. Sancılı bekleyiş başlar. Fındığın parası ne zaman ödenecek? Gündelikçinin parası çıktıktan sonra elde ne kadar kalacak? Parayı denkleştirip bu yıl düğün yapılabilecek mi? Rekolte fazlasını Fiskobirlik alacak mı? Yoksa İstanbul’u mesken tutmuş amcanın yanına mı gitmeli?

Kış biraz böyle düşüne taşına, biraz da ilaçlama, gübrelemeyle geçer gider.

Mayıs gelir. Karadeniz’in orta boy bir kayadan büyükçe, 35 bin m2’lik yegane adası Giresun Adası (Aretias ya da yöredekilerin dediği gibi Amazon Adası) etrafında baharı karşılamak için toplanılır, şenlik edilir. Bunun adı “Mayıs 7’si”dir ama takvimler 20 Mayıs’ı gösterir (eski takvim yeni takvime uymaz ya!). Önce şenliği başlatmak için vali bey, ardından çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar büyük, eski bir sacayağının altından geçer. Tezgahları fidelerle süslü bir günlük Pazar kurulur adanın karşısına. Bugünlerde giysi de satılır olmuş orada. Yenilir, içilir, dans edilir ve en sonunda teknelere binilip denize açılınır. Martıların rahatsız edilmeden tarihi kalıntıların taşları arasına yumurtalarını bıraktıkları adaya çıkılmaz, etrafında dolaşılır. Sonra da kaleye tırmanılır ve martıların gözünden Giresun görülür. Kente bahar gelmiştir ve sırada ağustos vardır; fındık toplama zamanı.

Ben yine sana mahkumum

Düzce’den Trabzon’a Karadeniz’in pek çok yerinde fındık toplanır ama hiçbiri Pazarsuyu fındığına benzemez. Bu küçük köyün yağ oranı yüksek, tombul fındığı dünyanın en kaliteli fındığıdır. Oysa sanayi, fındığın tadına bakmaz. İyisi kötüsü hep aynı makineye girer, ardından da aynı çikolataya, aynı ezmeye, aynı yağa… Yine de 2000 yılı verilerine göre Giresun, Türkiye’nin 587 milyon dolarlık toplam fındık ihracatının 174 milyon dolarını tek başına gerçekleştiriyor. Komşusu ve ebedi rakibi Ordu, onu 90 milyon dolarla izliyor. Başta (76 milyon dolarlık ihracatla) Almanya olmak üzere dünyanın her köşesine Giresun’un tombul fındığı gidiyor. Gerçi 1999’un rakamlarıyla karşılaştırıldığında gerek ihracatında gerekse üretiminde yüzde 10’luk bir düşüş görülüyorsa da bu durum yalnızca Giresun’a özgü değil, çünkü tüm Türkiye’de fındıkla yakından uzaktan ilişkisi olanlar aynı dertten mustarip. Mesele uzmanların ve Giresunlular’ın hemfikir olduğu üzere, tanıtım eksikliği, Türkiye’ye uygulanan fındık kotasının aşılamaması ve daha da önemlisi tutarlı bir fındık üretim ve ihracat politikası geliştirilememesi konularına gelip dayanıyor.

Giresun fındığa mahkum. Ürün çeşitlendirilmesi, sağlam bir sanayi oluşturulması, üniversite kurulması, turizm atılımları, havaalanı yapılması, karayolunun yenilenmesi gibi çabalar, ya coğrafi, ya siyasi ya da ekonomik engellere takılıyor. Ekonomik krizin yükünü taşıyamayan işyerleri kapanıyor ve işsizlik gayrıresmi verilere göre yüzde 50 oranında artıyor; sonuç olarak da kentin nüfusu hızla eriyor (nüfus artış hızı 1997 itibariyle yüzde -11.37). Köylerden Giresun’a, Giresun’dan büyük şehirlere doğru çizilen göç güzergahında kesin dönüş yok; yalnızca ağustostan ağustosa kendi bahçesine “mevsimlik işçi” olarak gelmek ve hemen sonra gitmek var. Bir ay memleketin kirazının, taze fındığının, yemeğe lezzet katan otlarının tadına bakıp, yakında otoban olacak kumsallarında denizi dolduran makinelerin ardından günbatımını seyretmek ve gelecek yıl her şeyin yeniden değişeceğini bilerek hemen ama hemen gitmek var.

—-

Mekanlar

Giresun Kalesi: Kenti ikiye bölen yarımadanın en yüksek yerindeki kaleyi Pontus Kralı 1. Fernakes’in yaptırdığı sanılıyor. Kente tepeden bakan iç kalede bir saray kalıntısı var. Kalenin kuzeyinde çok büyük mağaralarda zamanında korsanların konakladığı söyleniyor.

Seyyid Vakkas Türbesi: Şehrin Kapukahve mahallesindeki türbe, peygamber soyundan olduğu sanılan Fatih Sultan Mehmet zamanında Giresun’un alınmasında şehit düşmüş, bir uç beyi olan Seyyid Vakkas’a ait. (MS XV. yy.) Türbi ise XIX. yy.’da yapılmış.

Millet Bahçesi Kapısı: Hükümet Konağı’nın önünde bulunan ve Millet Bahçesi olarak anılan parkın yontma taştan yapılmış kemerli bir kapısı var. Kemerin üst ve iki yan tarafında bulunan üç kitabeden, parkın “Memleket Bahçesi” namı altında ve 1900 yılında zamanın kaymakamı Münir Ziya ve belediye başkanı Kaptan Yorgi Paşa tarafından yaptırıldığı anlaşılıyor.

Meryem Ana Tapınağı: Hıristiyanlığın bölgede yeni yayılmaya başladığı dönemde yapılmış olan kaya gömütü, üç katlı ve zamanında şifahane olarak kullanılan Meryem Ana Tapınağı’nın bir gizli geçitle Kufa Kuyusu’na bağlandığı rivayet edilir.

Gogora Kilisesi: Hacı Hüseyin mahallesinde bulunan ve XVIII. yy’dan kalma bu Rum kilisesi özgün mimarısı ile dikkat çekiyor. Büyük bir yangın atlattıktan sonra uzun süre metruk kalan yapı yakın geçmişte restore edilerek Giresun Müzesi haline getirildi.

Katolik Kilisesi: Çınarlar mahallesinde XVIII. yüzyılda yapıldığı sanılan bu kilise, bugün çocuk kütüphanesi olarak hayata dönmüş.

Hacı Hüseyin Cami: Çobanoğlu Hacı Hüseyin tarafından 1524’te yapılan cami, sonraki yıllarda yıkılmış ve bugünkü cami yapılmış. Mermer bir şadırvan çeşmesi var. Şadırvanın 1901’de Hattat-Zade Hacı Ömer Ağa tarafından hayrat olarak yaptırıldığı anlaşılıyor.

Fatih Cami: Şebinkarahisar’ın merkezinde bulunan şehrin bu en büyük camisi, yüksekçe bir teras üzerinde, geniş bir dış avlu içinde yer alıyor. Üstü tamamen kurşun kaplı caminin süslemeleri, kapılarında ve bilhassa mihrap, mimber ve başlıklarında toplanmış. Cami 1888’de Rasim ve Mehmet paşalar tarafından yaptırılmış.

Şebinkarahisar Kalesi: Kentin güneyinde bazalt bir tepe üzerinde kurulmuş olan kale, şehirden 160 metre daha yüksekte. Kalenin bugünkü giriş kapısı ve çevresindeki surlar Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait.

Meryemana Manastırı: Şebinkarahisar’ın 11 km. doğusunda, Kayadibi Köyü’nde yer alan manastır köyün doğusundaki yüksek kayalardaki bir mağaraya inşa edilmiş. Manastırın ilk kuruluş tarihinin 481-490 yılları olduğu sanılıyor.

Turkishtime, Eylül 2002

Reklamlar