Suskunlar dizisinin fevri Bilal’i oyuncu Sarp Akkaya ile Kalamış’tan adalara doğru sakin bir yolculuk yaptık. Maksat onun içindeki denizciyi bulmaktı. Yolda “denizci Sarp” hariç pek çok şey bulduk. Fena da olmadı.

Hani büyüklerimiz anlatır ya “Sene 1950, Boğaz donmuş, ben yürüyerek Kabataş’tan Üsküdar’a geçiyorum…” İşte gün öyle bir gün. Ama küresel ısınmadan mı bizim şansımızdan mı bilinmez, durum tam tersi. Okuyacağınız bu hikaye “Ekim ayının son günleri biz Kalamış’tan demir alıp adalara doğru gidiyoruz, millet de Moda’da denize giriyor…” diye başlıyor. Rüzgar yok, güneş can yakıyor, denizin üstünde ciğere çekilecek hava kalmamış… Ama biz kararlıyız yelken açacağız!

Çünkü illa ki Sarp Akkaya ile bir şey deneyeceğiz. Bodrum koylarında bir iki günlük tekne gezileri ve Famous Cup dışında denizcilik deneyimi olmayan ünlü oyuncunun içindeki denizciyi uyandırıp uyandıramayacağımızı göreceğiz. Birkaç avantajımız var: Denize bakarak büyümüş, ekip adamı ve dar alanlarda yaşamayla ilgili bir sıkıntısı yok. Ve şehir hatları vapurlarında kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyenlerden kaçma konusunda antrenmanlı.

Bir de neyse ki Delphia Yachts ve Vira Yatçılık’ın “çaylak denizciler” konusunda engin bir tecrübeye sahip yelken okulu koordinatörü Tankut Subay ve müşteri ilişkilerinden Dilay Sezginsoy’a emanetiz. Teknemiz Zor Kız adlı 12.35 metrelik bir Delphia 40,3. O mu “zor” yoksa Sarp Akkaya mı, yolda belli olacak.

Ama önce “Suskunlar” adlı dizinin setinden sabaha karşı dönüp, bir iki saatlik uykuyla davetimize icabet eden Akkaya’yla geç kahvaltısı sırasında iki satır sohbet edeceğiz…

İstanbullu olduğuna göre deniz çocuğu sayılırsın…

Evet. Ama ben denizin içinde değil üstünde ya da kenarında olmayı sevenlerdenim. Yüzmeye çok meraklı değilim ama İstanbul’da doğan bir çocuk olarak suya bakmamak beni rahatsız eder. Suyu hep görmek istiyorum; bu bana iyi geliyor.

Denizi ne kadar kullanıyorsun?

Boşsam eğer Caddebostan’da Kamil Ağabey’in yeri vardı, oraya gider otururduk. Sonra belediye yıktı orayı, kendine daha kötü bir yer yaptı. Ama Kamil Ağabey varken her gün gider oradan denize bakardım. Denize bakmak güzel.

Şimdi?

Şimdi hem işin yoğunluğundan hem de belediye Kamil Ağabey’in dükkanını yıktığından haftada bir sahile çıkıyorum.

Mesela vapura biniyor musun?

Vapuru çok kullanıyordum ama artık kullanamıyorum. Şu fotoğraf çektirme hikayesi yüzünden… Vapurda kaçacak sıfır yer. Kıçta kıstırılıp 50 kişiyle fotoğraf çektirmek… Yok artık kullanamıyorum vapuru ama denizi seviyorum.

Ünlü yelken tecrübesi

Bu yıl Famous Cup’a katıldın. Nasıldı?

Valla bir kısmı çok eğlenceliydi; bir kısmı da meşakkatliydi. Meşakkatli olan kısmı malum, minicik bir teknede yedi kişi, çok fazla hareket alanınız yok ve durmadan hareket etmek zorundasınız. O zor bir şey, ona alışmak gerek. Benim de ilk tecrübem, her gün 3,5 saat zordu… Her ayağına katıldım ve zorladı. Hatta ilginç bir anım var yarıştan. Yarışın öncesinde bir brif veriliyordu. Ben brife yetişemedim, hemen tekneye geçtim. Bir saat sonra mürettebattan biri (mürettebat dedim, öyle mi denir artık bilmiyorum) bana bir cep telefonu uzattı. “Çeker misin” dedi, “Çekerim” dedim, çektim ama adam hiç poz vermiyor. Ben de çekiyorum adamı. Sonunda bozuldum “al al” dedim verdim makineyi, döndüm. Sonra anlattılar, bu telefon markası her tekneye bir telefon veriyor. Teknedeki bir ünlü de onunla fotoğraf çekecek, en iyi fotoğrafı çekene de makine hediye ediyorlar. O makine bu. Ben de niye diyorum. Sonra bunu slayt şov yapacaklar, bir bakacaklar Sarp Akkaya durmadan bir adamı çekmiş, 10-12 tane fotoğrafı. Böyle saçma bir anım var yani.

Famous Cup’tan sonra “Motoru hissetmeden kendini rüzgara bırakmak çok güzel, ekip işi iyi” gibi açıklamalar yapmışsın.

O daha çok ablamla yaptığım tekne turlarından bende kalan bir his; motor sesi olmadan seyahat etmek. Evet o çok zevkli. Hiçbir şey duymamak, sadece teknenin denizi yarmasının sesi duymak büyük keyif.

Yelken yapmayı öğreneceğini de söylemişsin?

Yok o Famous Cup’a ayıp olmasın diye…

Bu “off the record” değil mi?

Yo… Önceliklerim başka.

Mesela?

Motor yat gibi…

O daha mı kolay?

Bir yerde sıkıldığımda rüzgar beklemeden uzaklaşabilmek daha iyi.

Ama hepsi için aynı yerden ehliyet alıyorsun.

Hallettik onu ya. Tanıdıklarım var benim de bir iki tane camiada.

“Tiyatro gerçekten bir spor”

Spor yapmadığına da gelebilir miyiz?

Geliriz. Haftada dört beş gün spor yapmıyorum.

Geri kalan zamanda ne yapıyorsun?

Çalışıyorum ya. Yemin ederim çok çalışıyorum.

Kitap okumaya zaman bulamıyorum gibi bir bahane mi bu da?

Spor için iki bahanem var. Biri zaman. Çok çalışıyorum. Spora zaman ayıramıyorum, ayırabilsem de yoruluyorum; çok yoruluyorum. Spor yapamıyorum. Biz ailecek spora yazıldık mı kendimizi spor yapmış gibi hissedenlerdeniz. Hele bir de altı aylık ödediysek bizden daha sportifi yoktur yani.

Oyuncunun bedeniyle ilişkisini etkileyen bir şey değil mi spor? Mesela spor yapsan bu senin performansını etkilemez mi?

Vücudunu tanımaksa mevzu evet oyuncu vücudunu tanımalı. Ama bunun tek yolu spor değil. Üç senedir tiyatro yapmıyorum; yapsaydım, spor yapmamanın eksikliğini çekiyor olurdum. Tiyatro gerçekten bir spor zaten, çok efor sarf ediyorsun, ısınıyorsun, çalışmaları, egzersizleri, evet spor denebilir. Ama üç senedir bayağı geriledim. Bu durum kamera önünde çalışmayı çok etkilemiyor. Bir buçuk iki saatlik bir performansı vücudun da taşıması gerekiyor ama sürekli kesilen, kamera önü oyunculuğunda o kadar da çok beden performansına girilmiyor.

Senin rollerin çoğunlukla fiziksel performans gerektirmeyen roller diyebilir miyiz?

Aslında ben çok koşuyorum, bir de öldürüyorum. Çok koşuyorum, iyi de koşuyorum. Bu da spordan değil, mahalleden kalan bir alışkanlık, mahallecek kaçardık biz.

Aynaya bakarak çalışmadığını, yürüyerek bile oyunculuk çalışıldığını söylemişsin. Şimdiki çalışma tempon 17 saat sette, geri kalanında da uyuyorsun. Yani rotan belli… Dolayısıyla yeni deneyimlerle ilgili bir sıkıntın var mı?

Aslında rota hep aynı değil. İstanbul içinde iş yapıyor gibi görünsek de İstanbul’un her yerine gidiyoruz, Silivri’ye de gidiyoruz… Her yerinde yeni insanlarla tanışıyoruz aslında. İstanbul’un iki mahallesi bile birbirinden çok farklı. Balat bile kendi başına bambaşka bir dünya. Cibali’deki insanlar benim daha önce gördüğüm insanlar değil, başka bir anlayışları, kültürleri var. Onu tanıyorum mesela. O kültürü tanımak da insanın başka bir tarafını tanımak gerçekten de. Bir de Apo var; asistanım. Dünyanın en tuhaf insanı. Onun sayesinde ben insanı her gün yeniden tanıyorum.

Yani yeni deneyim aramaya ihtiyacın olmuyor…

Benim yeni oyun alanlarına ihtiyacım oluyor. Oyun oynayacak alanlar. Bu arada 10-12 kişilik bir arkadaş grubumuz var, tekke dediğimiz. Ben hepsinden bir şeyler alıyorum, faydalanıyorum zaten. 10-12 kişi az bir sayı değil. Onların hepsini çok iyi tanıyorum. Her beraber vakit geçirdiğimizde başka bir tarafları üstüne çalışıyorum, yokluyorum. Her arkadaşlıkta olur ama bu bilinçli yapılmaz. Kızıyorsun, kızdırıyorsun, neye nasıl öfkelendiğini biliyorsun. Sevdiğini kızdırmamak için neyi nasıl söyleyeceğini biliyorsun, onun tepkisine bakıyorsun. Normal insan ilişkilerine ben sadece biraz daha fazla detaylı bakıyorum. Kendi arkadaşlarım üstünden bunun araştırmasını yapıyorum.

Tekkeyi seti bırakıp kendime zaman ayırayım ve o yaptığım şey de beni değiştirsin fikri aklına düşüyor mu? 

Arkadaşlarımla öyle bir ilişki kurmuşuz ki, nasıl diyeyim taşlar seneler sonra birbirine öyle bir yapışır ki ayıramazsın, kimyası karışır birbirine… Bizim de öyle bir grubumuz var. Ben de onlardan ayrı hiçbir şey yapmayı düşünmüyorum. Mesela Çeşme’yi çok seviyorum, oraya giderken mutlaka iki üçüyle birlikte gidiyoruz.

Diyelim sana bir rol geldi. O 12 arkadaşına ve bugüne kadar biriktirdiğin hiçbir şeye benzemiyor. Ne yaparsın? 

Hiçbir taraflarının benzememesi çok zor bir ihtimal ama farz edelim oldu. O zaman insanın en son döneceği yer kendisi oluyor. Zaten dışarıdan topladığım malzemeyi de kendi içimde harmanlıyorum. Oynayacağım karakterde bana dair ne var ona bakıyorum… Ama bana dair bir şey yoksa zaten ben o rolü oynamıyorum. Beni ilgilendirmeyen hiçbir şeyi oynamayıp, beni ilgilendiren insanlarla beraber oluyorum. Hayatımı ilgilendiğim şeylerin etrafına kuruyorum.

Sanırım senden yeni denizlere açılmaya hevesli bir denizci çıkaramayacağız…

Ya biz röportaj yapacaktık sadece. Ben denizci olmak istemiyorum, denize bakayım sadece…

Hadi gidip bakalım o zaman…

Çöz palamarı

Zor Kız bizi Kalamış Marina’da bekliyor. Kendine güveni tam, alımlı, zarif… Tankut Hoca koydan çıkınca dümeni Sarp Akkaya’ya teslim ediveriyor. Bir bildiği vardır, diye umuyoruz… Bir süre sonra motoru susturup denizi dinliyoruz. Minik balıkçı tekneleri çoktan çekilmiş barınaklarına. Açıktan ada vapuru geçiyor; ama deniz sesini getirmiyor. Bir tek bize göz kulak olsun diye “Velet” adlı motor dolanıyor etrafımızda. Yelkenler açılıyor. Akkaya hiç çekinmeden tutuyor halatın ucundan, asılıyor. Bu arada fotoğraf çekiliyor şakır şakır. Herkes kan ter içinde. Değil yelkeni şişirecek, terimizi kurutacak kadar bile rüzgar yok… Ama ne gam muhabbet iyi! Ah bir de içecek suyumuz, bakacak denizimiz var… Zamana darız, görüntüyü hızla içimize çekiyoruz. Sonra yelkenler toplanıyor, motor çalıştırılıyor ve dönüyoruz. Aramızda bu kısa yolculuk vesilesiyle denizde macera yaşamak isteyen vardıysa bile hevesini gelecek sefere saklıyor. Bugün en azından kazık bağı nasıl atılır onu öğrendik…

Kısa ve acısız bir seyir oldu sanırım. Ne düşünüyorsun?

Ben gerçekten denizin üstünde olmaktan keyif alıyorum. Bununla ilgili hiçbir sıkıntım yok; beni denize bırakın altı saat kalayım… Şimdi de zevkliydi ama keşke biraz daha rüzgar olsaydı, hızlanabilirdik falan. Ama zevkli iş yani. Meşakkatli iş.

Bir hafta kalabilir misin? Ama çalışacaksın da…

Böyle bir teknede kalamam. Daha büyük bir teknede kalırım. Ama misafir olayım mümkünse. Ya yaparım, iş de yaparım herhalde. Bu deneyim benim için nasıl harika olurdu; 7 saat denizde kalırdık, yemeğimizi yerdik… O zaman daha da anlatabilirdik. Ama şöyle söyleyeyim bu seneye kadar hiçbir yaz tatilimde öyle bir haftamı falan bir teknede geçirmişliğim yok. Önümüzdeki yaz bir hafta on günümü teknede geçireceğim, öyle gibi duruyor. Valla bunu laf olsun diye söylemiyorum.

Ama vapurdaki gibi biraz, denizde kaçamayacağınız bir ortamda, beş kişi hepsi kankan olsa da zor anlar yaşayacaksınız…

Onda okeyim. O beş kişiyi ben seçiyorsam tamamım. Geçiririm. Benim zaten yapı olarak kendimi bırakmak eğilimim var. En sevdiğim şey narkoz alayım, hiçbir şey benim elimde olmasın, bir rahatlayayım yani… O yüzden deniz bana bu alanı verebilir. Gidecek bir yerimin, alternatifimin olmaması bende bir konfor alanı yaratıyor. İçinde mutlu olmaya çalışmam gereken… Kendimle baş başa kalabileceğim; beş kişiyle bile bu darlıkta yalnız kalabilirim. Bu durum benim ilgimi çekiyor.

Tekne kurallarıyla ilgili bir sorunun olmaz mı?

Anlaşırız yaaa… Benim için tekne yarışsal bir durum değil, keyifsel. Benim için spor da değil. O yüzden o kurallar, şu saatte şunu yapacağız da bana uygun değil. Ama gerekiyorsa ve iş varsa yapılacaktır tabii…

Ekip adamı mısın yani?

Evet ekip adamıyım. İşimde de öyleyim; oynadığım dizilerde de… Evet evet ekip adamıyım. İyi ekiplerle iyi çalışırım. Ama ekipte çatlak olursa çok arızalı olurum.

***

Zor Kız

Adına aldanmayın, zoraki denizci Sarp’ı bile teskin edecek kadar uysal bir kız. Delphia’nın 40,3’lerinden biri olan bu tekneyle biz az rüzgarda aheste bir seyir yaptık ama Zork Kız RCD-A belgeli, dilediğinizde size okyanus aşırabiliyor. Delphia 40,3 sahibinin tercihine ve misafir trafiğine göre iki, üç veya dört kamaralı sipariş edilebiliyor. İç mekanları geniş ve aydınlık. Özellikle kullanışlı çözümlerle donatılmış mutfak, röportaj sırasında sıcaktan bunalıp ferah salona sığınan konuklardan da tam not alıyor. Fakat dışarısı bir başka. Vaktimizin çoğunu geçirdiğimiz geniş havuzluk, sosyalleşmek ve denizin tadını çıkarmak için birebir.

Sarp Akkaya

Aslında spor yapmaya ne zamanı ne niyeti var onun. Ama marinada yürürken gözü motoryatlara takılıyor; öyle süslü olanlara değil, zarif, işlevsel bir şeylere… Yolculuğun sonunda Zor Kız’ın onun için ufak olduğuna karar veriyor; belki biraz da zahmetli. “Böyle bir teknede değil de daha büyük bir teknede kalırım. Ama mümkünse misafir olayım.”

Motor, Boat & Yachting, Kasım 2012

Reklamlar