Perihan Özcan

Kim ne derse desin, İhsan Oktay Anar’ın Yedinci Gün’le ilgili bir fikri var. Son sayfaya tırnak içinde düştüğü notla bunu beyan etmiş: “Als ikh kan!” Flaman ressam Jan Van Eyck’in bir resminin çerçevesine yazdığı cümle bu. “Elimden gelenin en iyisi” anlamında.

“Yazdım. İşte, orada. Daha ne sormak istiyorsunuz? Merak ettiğiniz ne? Okudunuz da anlamadınız mı? O halde sizin için yapabileceğim bir şey yok. Lügat kullanın. Biraz tarihe bakın. Ne yaparsanız yapın ama beni rahat bırakın” der gibi bir izlenim yaratıyor konuşmayınca. Belki muhatap olacağı sorulardan sıkılıyor, muhabirin acemisinden değil aptalından korkuyor: Fikir nasıl doğdu? Niye böyle bir roman yazdınız? Filanca karakter çok komik, nereden aklınıza geldi böyle bir roman kahramanı yaratmak? Ne kadar vaktinizi aldı bu kitabı yazmak? Nasıl araştırma yaptınız? Nasıl çalışırsınız? Yazarken aksi mi olursunuz? Siz kimleri okursunuz? Beraber bir fotoğraf çektirebilir miyiz?

“Hayat kısa, okuyacak çok şey var” diye düşünüyor herhalde, “bu sorulara cevap verene kadar kaç sayfa okurum.” Ona soru sorulmasından, soruşturulmaktan hoşlanmıyor da olabilir. ‘Yazdıkları kadar’ bilinsin istiyor belki, deşifre olmaktansa muamma olarak kalmayı tercih ediyor. Sınırlı sayıda –o da mecbur oldukça– yabancıyla iletişim kurduğu belli. Zaman kaybı olarak görüyor büyük ihtimalle bir yabancıyla oturup konuşmayı. Okuyacak kitapları, yazacak kitapları var. Rahat bırakılsın istiyor.

İşin bir de ‘görünme’ yanı var tabii. Ne kadar çok röportaj verirse o kadar çok görünecek. Ne kadar çok görünürse o kadar çok tanınacak. Ne kadar çok tanınırsa, sokakta, orada burada daha çok bakış üzerine yönelecek, dahası tonla soruya maruz kalacak. Okuru zaten onu az biraz tanıyor, yanına çok sokulmamak gerektiğini biliyor. ‘Seviyeli’ bir ilişkileri var. Gerisine kendini tanıtmaya ne gerek var? Yok. Konuşmak istemiyor İhsan Oktay Anar. Tahmin hakkını kullansın isteyen. Söylediklerine değil söylemediklerine baksın biraz da.

Susma hakkını kullanan bir yazar hakkında yürütülen tahminler bunlar. Ama suskunluğunu ‘yüksek yazar egosu’ ile açıklamaya çalışarak çok da haksızlık etmemek gerek. Başka türlü bir İhsan Oktay Anar tanıyanlar da var. Geçmişte onunla röportaj yapma şansını yakalamış gazetecilerden Çağla Kalafat mesela, bambaşka bir İhsan Oktay Anar hatırlıyor bugün. Puslu Kıtalar Atlası yayımlandıktan hemen sonra Aktüel Dergisi için röportaja gittiğinde yazarın “sadeliği” karşısında şaşırdığını söylüyor. “Mütevazı biri” olarak yer ediyor aklında. “Sözünü yazılı ifade etmeyi seçmiş İhsan Oktay Anar, sanki ifade edebildiği için de susuyor. Hani bir karikatürü anlatırsan komikliği kaçar ya, onun gibi” diyor Kalafat. Kim bilir, belki suskunluğu biraz da bundandır.

Kendini anlatmayan bir yazarın kısa portresi.

Susma sebepleri üzerine çok söz söylenebilir, ama ona dair bir gerçek var ki tartışma götürmez.

Eğleniyor İhsan Oktay Anar. Evet, yazarken çok eğleniyor. Son romanı Yedinci Gün’de de yaptığı bu. Hiç değilse bir romanını okumuş olanlar için yabancı değil bu sözler. Ama birkaç satır sonra özetlenecek hikâyeyi yine de ilginç bulacakları kesin. Anar’ı hiç tanımayanların onunla hemen tanışmak isteyecekleri gibi.

Para taşıyan hertz dalgaları

Paşaoğlu. “Dinden imândan çıkıp anasının donunu başına geçirdiğinden midir, zihni Abanoz’a dönen Paşaoğlu, hâşâ, inkâr ettiği Hakk’a değil, müspet ilimlerle uğraşan Avrupa’daki Allâhsız âlimlere sırtını dayamış, kitâp ve makalelerini okuduğu bu adamların abdestlerinden şüphesi olmadığı için bütün benliğini onların sütüne havale etmiş” bir zat. Babadan zengin.

Aman Baba, Alman mühendis. Elinde şarap kadehiyle Kur’an-ı Kerim okurken tövbe etmiş. Nazilli Meyhânesi’nin bitirimhânesini sabah namazından yatsıya kadar mescid olarak kullanıyor.

Paşaoğlu’yla Aman Baba’nın yolları burada kesişiyor. Kumar oynuyorlar. Aman Baba itikadını öne sürüyor. Paşaoğlu kazanırsa o inanmaktan vazgeçecek, tersi durumda Paşaoğlu Müslüman olacak. Aman Baba kazanıyor. İman eden Paşaoğlu, iman tahtasında Kur-ân Kerim’le çıkıyor bitirimhâneden. “Gökyüzünde tek bir yıldızın görünmediği” gece vakti yolda yürürken haydudun teki kesiyor önünü ve ne olduğunu anlamadan göğsünden vuruluveriyor. Gelin görün ki tek damla kan akmıyor. Meğer mermi göğsündeki mukaddes kitaba isabet etmiş. O da ne? Kitabın son sayfasında kırmızı bir el izi var. Hemen falcı bulunup getiriliyor. Geceliğinin üstündeki erkek paltosuyla konuşuyor kadın, gözü el izinde: “Gördüğüm kadarıyla bu kişi yetim. Kendisine peygamberlik verilmiş. Allâh için savaşmış. Zâten bu gördüğünüz kırmızı mürekkep değil. Onun kendi kanı. Dişinin kırıldığı ve alnından yaralandığı savaşta akan kan.” Bu sözleri duyan “Paşaoğlu’nun omuzları sarsılıp gözleri dudakları seğiriyor, dişleri takırdayıp elleri ayakları titriyor.” Sabah namazını kıldıktan sonra, “bir mümin olarak üstüne vazife olan şeyi yapmaya” karar veriyor, “fennî bir câmii inşa ettirmeye.” Ama öyle böyle bir camii değil bu. Ayasofya kadar büyük, ahşap, demir minareleri olan ve Allah’ın kitabını “hertz dalgaları neşreden bir cihâz” yardımıyla dünyaya yayacak bir camii.

İhsan Sait çıkıvermese ortaya, ameline şahit olmasa Paşaoğlu neler yapacak kim bilir.

İhsan Sait. “Çekik gözlü, çıkık elmacık kemikli ve geniş suratlı o barbar Moğol, foyası er ya da geç ortaya çıkacak o şerefsiz ve yılan İhsan Sait denen polimci kıranta düzenbaz.” Tefeci Culyano Efendi’nin getir götür işlerine bakan “fırıldak”. Culyano Efendi’nin 1452 senesinden beri –bu demek oluyor ki beş yüzyıldır– tuttuğu borç defterini görünce hayrete düşen, nihayet onun çocuk kanıyla beslenen tek dişli bir vampir olduğunu fark eden ve ölümünün ardından servetine konan sahtekâr. Her şeyi o bozuyor.

İhsan Sait’in bir gece yolda, bir kamburun bir adamı bayıltıp kaçırdığını görmesiyle her şey değişiyor. Kaçırılan bir şeyh ve İhsan Sait son zamanlarda başlarının üstü kömürleşmiş halde orada burada bulunan şeyhlerle bu durum arasında bir bağlantı kurmakta gecikmiyor. Kamburu takip ediyor ve o kocaman, tuhaf camiiye varıyor. Bakıyor ki şeyh demirden bir sandalyede oturuyor.  Bir zât –Paşaoğlu– mikrofondan talimatlar veriyor kambura: “Şalter.” Şeyh kafasından dumanlar tüttüğü halde canhıraş bağırıyor. Sonra etrafı yanık bir et kokusu sarıyor, ortama sessizlik hâkim oluyor. Derken kamburun sesi duyuluyor: “Kücüh bey vahiy geldi mi? Çalteri kapatem mi?”

İhsan Sait’in önce dizlerinin bağı çözülüyor, ama soğukkanlılığını koruyor. Culyano Efendi’nin servetine nasıl konduysa, Paşaoğlu’nun Allah’la bağlantıya geçmek için kurduğu sistemin de üstüne konuyor. “Demir Minâreler’i” kendi gayesi için kullanabileceğini düşünüyor. “Hertz dalgaları sesin yanı sıra, acaba ona para da taşıyabilir mi?”

Ve böylece esas hikâye başlıyor. Gökyüzüne sinyaller gönderiyor umutla İhsan Sait. Bir zaman sonra sinyallerine cevap alıyor ve bir Almanla satranç oynamaya başlıyor. Bedavaya değil tabii, parasına.

Günlerden bir gün daha acayip bir şey oluyor. Kilitli kasasında kendi el yazısıyla yazılmış notlar bulmaya başlıyor. Tam durumu kanıksamaya başlıyor ki, aynı kasada bu kez bir aşk mektubu buluyor. Prenses Döjira’dan gelen mektup onu altüst ediyor. Çünkü “maziden değil atiden” geliyor mektup. Cevap yazmakta gecikmiyor. Posta kutusu elbet yine kasası. Prenses Döjira’yı aklından çıkaramıyor İhsan Sait. Ona ulaşmalı, ama nasıl? Madem âşık olduğu kadın atide, o halde o da atiye gitmeli.

Hikâye, İhsan Sait’in kendini bu işe vakfetmesiyle büsbütün acayip gelişmelerle ilerliyor.

Zor kitapları okutan farklı mizah anlayışı

Elbette, XX. yüzyılın başlarında Osmanlı’nın başkenti Dersaadet’te geçen hikâye burada özetlendiği kadar çabuk ve kolay ilerlemiyor. Bunun birkaç nedeni var. Her şeyden önce çok sayıda eski kelime kullanıyor İhsan Oktay Anar. Hemen her eleştiride “yazarın dilinin zenginliği” olarak yorumlansa da, bu durum yoruyor okuyanı. Ya sık sık sözlüğe bakmak ya da kelimelerin anlamını aşağı yukarı tahmin etmek gerekiyor ki, ikisi de okuma zevkini kaçırıyor.

“Karakter zenginliği” için de benzer bir eleştiri yapılabilir. Yan karakterler çok fazla. Her birinin kendi hikâyeciği olan ve aniden beliriveren bu karakterlerin başlarından geçenler –ana olaya bağlansa bile– dikkati dağıtıyor. Bu nedenle okuma yer yer sıkıcı bir hal alıyor ve içiçe geçen hikâyeleri kavrayabilmek için önceki sayfalara dönmek gerekebiliyor.

“Bu kadar sıkıldıysan niye okudun” diyebilirsiniz bu satırları yazana. Roman üzerine iki laf edebilmek için değil emin olun. Böyle bir mecburiyeti yoktu çünkü. Meraktan okudu Yedinci Gün’ü bu yazıyı yazan kişi. Hikâyenin sonunu değil sadece, karakterlerin neler yapacağını da merak etti. Ayıp değil ya, o da yazarla beraber eğlenmek istedi. Kimler mi bu karakterler, neler mi yapıyorlar? Bir isimleri bile olmayan pastane sahibiyle çırağı mesela… İşe aldığı oğlanları abur cubur yiyip yemediklerini anlayabilmek için tartan, şişmanladılarsa sepetleyen pinti pastacı ile yediği anlaşılmasın diye işe girerken ceplerini taşla dolduran ve şişmanladıkça taşları azar azar atan açıkgöz çırak…  Sonra “Oyyy! Selocuğum! Sen düşer ölürsen ihtiyarlığında kim bana bakar? Kıçımı kim temizler? Oyyy!” diye torununa ağlayan İdris Dede… Mapusta olduğu günlerde, namaz kılan koğuş ağasının secdeye vardığı sırada ‘kıçından yumurta çıkaran’ İhsan Sait…  Dahası var elbet, ama her şeyi de açık etmemek gerek. Yalnız şu kadarını bilin. Anar’ın farklı ve güçlü mizah anlayışı, okuması zor kitaplarının bir kenara bırakılmamasında önemli bir etken.

Yedinci Gün, İhsan Oktay Anar’ın altıncı romanı. Anar, bu romanında da Kur’an-ı Kerim, Tevrat ve İncil’e göndermeler yapıyor. Nitekim roman da adını, Tevrat’a göre dünyayı altı günde yaratan Tanrı’nın dinlenmeyi tercih ettiği “yedinci gün”den alıyor. Kitabı oluşturan üç bölümün başlığı Baba, Oğul, Hayalet ise Hıristiyanlık inancının Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlemesinden geliyor. Kitaptaki göndermeler kutsal kitaplarla sınırlı değil. Anar, geniş ve sınırları okuru zorlayan felsefi ve edebî birikimini de –hep yaptığı üzere–kullanıyor.

Yedinci Gün, onu sabırsızlıkla bekleyen İhsan Oktay Anar okurlarını ziyadesiyle tatmin edebileceği gibi hayal kırıklığı da yaratabilir. Eski romanlarını daha çok sevdiğini söyleyenler de çıkacaktır, en çok Yedinci Gün’ü sevdiğini söyleyenler de olacaktır. Belki de yazarın şahsına ve diline duydukları hayranlık, bir ayırım yapmalarına engel olacaktır. Eski okurlar kendi aralarında konuşmaya başlayacaktır önümüzdeki günlerde. İhsan Oktay Anar’la hiç tanışmamış okurların bir kısmı ise daha fazla ertelemek istemeyecektir onunla buluşmayı. Bu kişilere bir uyarıda bulunmakta fayda var. Yedinci Gün, yazarla tanışmak için uygun bir roman değil. Anar okumalarına özellikle ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası ya da Efrasiyâbın Hikâyeleri ile başlamaları kısmen okuma kolaylığı sağlayabilir. Seçmek isteyenler için Anar külliyatı: Puslu Kıtalar Atlası (1995), Kitab-ül Hiyel (1996), Efrasiyâbın Hikâyeleri (1998), Amat (2005), Suskunlar (2007).

Gerçi kim ne derse desin, İhsan Oktay Anar’ın Yedinci Gün’le ilgili bir fikri var. Son sayfaya tırnak içinde düştüğü notla bunu beyan etmiş: “Als ikh kan!” Flaman ressam Jan Van Eyck’in bir resminin çerçevesine yazdığı cümle. “Elimden gelenin en iyisi” anlamında. Yazarın son sözü, aynı zamanda telâffuzu adını çağrıştıran (sözün esas sahibinin adını çağrıştırdığı gibi) bu kısacık cümle. İhsan Oktay Anar’ın, yazdıkları üzerine söylenenleri ve söyleyenleri ne kadar dikkate aldığını da anlatan bir söz bu galiba.

Anlayana.

Yedinci Gün’den…

“Birinci işi, antenden mühteze gelip muş’irden geçtikten sonra tevsi edilen sinyali nakleden kablonun bağlandığı o uğursuz iskemleyi Bevval’e söktürüp attırmak oldu. Bundan sonra oteldeki eşyalarını binaya taşıttı. Derken btün hayatı değişti: Paşaoğlu’nun yaptığı bu ‘ahize-mürsile’nin müptelâsı olmuştu. Bu âletin mucidinin bir zamanlar oturduğu sandalyede, kulaklıkları başına geçirdikten sonra muhabere borusundan Bevval’e emirler yağdırıp adama ikide bir dalga boyunu yeniden ve yeniden ayarlatıyor, ancak birkaç kıvılcım mürsilesinden gelen cızırtı ve pıtırtılardan başka bir şey işitilmiyordu. Mors elifbesini öğrenip bu mesajların esrarını çözmesi fazla zaman almadı. Hattâ mürsilenin ihtizâz devresine bir maniple bağlayıp birkaç mesaj bile gönderdi. Ancak karşı tarafın âhizesi yeterince hassas olmadığından mıdır, cevap alamadı. Bunu dert etmedi. Fakat günün birinde, galiba Noel günüydü, kulaklıktan bir keman sesi işitir gibi oldu, sonra birisi konuşmaya başladı. Anlaşılan o ki sinyal bir kıvılcım mürsilesinden geliyordu, çünkü konuşan şahsın sesi kesik kesikti. Derken neşriyât bitti. Cesaretlenen İhsan Sait, o masanın ve mikrofonun başında daha uzun saatler geçirmeye başladı. Gecenin geç vaktine kadar sanki o odada değil de, içinde bin bir cins hayvanatın carlayıp cırladığı, gaklayıp vakladığı, gürleyip hırladığı bir ormandaydı. Verdiği emirle Bevval dalga boyunu sürekli değiştiriyor, İhsan Sait durmadan dinliyor, dinliyor, dinliyordu.”

Yedinci Gün

İhsan Oktay Anar

İletişim Yayınları

240 sayfa, 17 TL.

Reklamlar