Birgi pek bilinmeyen, ancak Osmanlı-Türk sivil mimarisinin en eski, özgün evlerini barındıran bir kuytu kasaba. Turizm akımlarının dışında kaldığı için, sokaklarında gezinmek, evlerine konuk olmak insanı başka bir zaman boyutuna taşıyor. 500-600 yıllık, artık yıkılmaya yüz tutmuş evlerinde bile hala yaşandığı için de bir Açıkhava müzesi izlenimi bırakmıyor; biraz hüzünlü, yaşlı ama canlı…

Bozdağ’ın eteklerinde, Küçük Menderes’e karışan Birgi çayının iki yakasında sereserpe uzanmış bir kadın gibi… Zümrüt gölgelerle süslü zeytin yeşili elbisesinin ılıklığında dinlenen yaşlı, yalnız bir kadın… Burası sıcak ve kurak bölgelerin içedönük, bir tutam gölge için çeşmesiyle, eviyle tek bir ağacın altına sığınmış yerleşimlerine hiç benzemiyor.

Lydia’dan Pers’e, Helen’den Roma ve Bizans’a, Selçuklu’ya, ardından da Aydınoğulları’ndan Osmanlı’ya birçok uygarlık gelmiş geçmiş Birgi’den. Dios Hieron (Zeus’un Kutsal Yeri), Christopolis (İsa Kenti) gibi gösterişli, bugünkü adına kaynaklık eden Pyrgion (Küçük Kule) gibi mütevazı isimleri olmuş. 1307’de Aydınoğlu Beyi Mubarezettin Mehmed Bey Birgi’yi ele geçirip hükümranlığının merkezi yapmış (Aydın ili ve çevresine Memleket-i Birgi denmesi bundan). 1922’de işgalci Yunan ordusu geri çekilirken Birgi’yi ateşe vermiş. Üçte ikisi yıkılmış şehrin. Yıkımdan geriye Sultanşah Türbesi (1310), Ulucami (1312), Güdükminare (1312), Aydınoğulları Türbesi (1334), Darül Hadis (1657), Çukurhamam gibi anıtlar ve Camiikebir, Demirbaba mahallelerindeki Osmanlı mimarisinin en eski örneklerinden bir grup ev kalmış… Bir de oraya buraya dağılmış mezarları işaret eden kara selvilerle arkadaşlık eden geçmişin ruhlarının ayakta tuttuğu üç beş güzel ama bakımsız evin yaşlı, yalnız kadınları…

“Çivi bile çakılamaz”

Demirbaba Mahallesi’nin dar sokakları yüksek taş duvarlarla sınırlanıyor, evlerdeki çıkma ve damlarla örtülüyor. Serin, loş, sakin… Fikret Teyze ve kızı Havva’nın çift kanatlı, ahşap kapısına gelen yolcu, evin girişindeki taşlığa, ardındaki bahçeye bakınca bir an duruyor, başını kaldırınca çıkmaların pencerelerinde birkaç yaşlı kadın yüzü yakalıyor. Emin olamıyor; “içerisi” neresi? Onların dünyası mı yoksa yolcununki mi? Taşlığa atılan ilk adımla bir “apartman çocuğu”nun daha önce hiç çıkmadığı bir “dışarıya” çıkılıyor ve ardından kapı kapanıyor.

Fikret Teyze merdivenlere oturmuş konuklarıyla tüm konuksever evsahipleri gibi söyleşirken kızı taşlığın köşesindeki mutfakta orta şekerli kahveler hazırlıyor. Teyzenin sırtı bahçeye dönük, artık çok yaşlı; bahçeyle ilgilenemiyor. 14 yaşında gelin gelmiş bu eve, genç yaşta da dul kalıp çocuklarına ve evine tek başına bakmış. Bu belki 500-600 yıllık evin son 60 yılının tarihini tek başına yazmış.

Çocukları Ödemiş ve İzmir’e göçmüş. Fikret Teyze’nin de evi kadar bakıma ihtiyacı var artık. Evin çatısını onarmışlar. Odalara ve odaların açıldığı “hayat”a uzanan merdivenler de yeni. Evlerinin sokağa uzanan “gözünü”, çıkmayı yıkmış, yerine düz duvar örmüşler. Bu kadarcık bakım bile SİT alanı ilan edilmiş Birgi evleri için yasaları zorlamak oluyor. “Hayat”taki sedirde oturmuş, bahçesine bakıp ömründe hiç çarşı pazara çıkmadığını anlatıyor. Onun “dışarısı” bu “hayat”, bu bahçe, aşağıdaki taşlık; “içerisi” evin odaları. Ona, evine, dünyasına neden “bir çivi bile çakamayacağı” nasıl anlatılabilir ki?

“Türk evi”nden Le Corbusier’ye

Bu evler Batı Anadolu ve Balkanlar’ın yaşam biçimini çadır geleneğinin pratikleriyle birleştirmiş Osmanlı mimarisi örnekleri. Kapıdan adım atılınca girilen “taşlık”, evin mutfak, hamam, ahır bölümlerini, varlıklı ailelerin evlerinde de hizmetçi yatak odalarını barındırıyor. Aynı zamanda bahçe ile sokak arasındaki geçişi sağlıyor. Bir nevi üstü örtülü bir bahçe. Doğu kültürünün alçakgönüllü içedönük ev yaşamını yansıtan bu penceresiz, sokağa kapalı taşlıkla devamındaki bahçenin bütünlüğü sayesinde, büyük şehir ortamında bile (Bursa, İstanbul, Konya, Kayseri’yi düşünün) kır alışkanlıklarını kaybetmemek tamamen Türk evine özgü.

Bahçe, çiçekleri, havuz ya da çeşmesiyle bir muhabbet köşesi olmanın yanı sıra, küçük bir bostan işlevi de görüyor. Türk evinin tanımlayıcı özelliği olan “fevkanilik” ilkesi (özel odaların tümünün yerden yükseltilmiş olması; Le Corbusier bu ilkeyi, yapıları “piloti” adını verdiği kolonlar üstüne oturtarak, altta doğanın devamlılığını sağlamak biçiminde yorumlamış, modern mimarlığın temel ilkesi haline getirmişti) uyarınca tüm yatak odaları, daha doğrusu tüm odalar üst katta yer alıyor. Taşlıktan bir merdivenle üst katlara çıkıldığında karşımıza çıkan, en az bir tarafıyla bahçeyi gören, geniş, yarı açık balkon ise “hayat” olarak adlandırılıyor. Özellikle yazları, bu mekan evdeki hayatın merkezi haline geliyor.

“Hayat”ta hayat var

Bu her zaman güzel manzaralı, bahçeye bakan seyirlik mekana yemek tepsi ile çıkarılır, eş dost ahbap birlikte yemek yenir, sohbet edilir, kahve içilir. Bugün ev alanını birkaç metrekare daha artırmak için portakal sıkacağına benzer “açık çıkma”dan elde edilmiş kutucuk balkonlar nerede, yayla gibi “hayat” nerede! Bugünlerde “balkon” kavramını aşmış evlerde görmeye başladığımız “deck – güverte”lerin ta kendisi, sahicisi “hayat”. Tıpkı göçebe çadırlarında olduğu gibi kapalı odalardan “hayat”a çıkılınca doğanın içine düşülür.

Odaların ortası çoğunlukla boş bırakılır ve günün değişik saatlerinde ne yapılması gerekiyorsa ona göre düzenlenir. Her oda bir çekirdek aileyi barındırabilir, odaların her birinde yer yataklarının kaldırıldığı dolaplar, birer ocak, gece vaktı taşıma su ile yıkanılan, “gusülhane” adı verilen dolap içine yerleştirilmiş çinko küvetçikler bulunur. Her şey insan ölçüleri (karış, ayak, boy gibi) ile hesaplanarak inşa edilmiştir. İbadet zamanı bir ibadethane olabilen oda, uyku zamanı gelince de en az dört beş kişinin aynı anda uyuyabileceği bir yatakhaneye dönüşür. Odayı çevreleyen sedirler ve her daim hazır kahve malzemesi konuk geldiğinde Türk konukseverliğini bir kez daha kanıtlar. Bir anlamda oda evdir, evin bütünü de dünya.

Türk evinin döşemesindeki sadelik ve amaca göre kullanım çeşitliliği yine Le Corbusier aracılığıyla modern mimarlığın temeli olan esneklik ilkesini esinlemiş, “existence minimum”, “minimalizm” kavramlarına buralardan gelinmiştir.

Ev içinde de “göçebe”

Yeniden sokağa çıkıyoruz; Birgi’nin öncelikli restorasyon alanı olan bu mahallenin sokaklaında yolculardan başka kimse yok. Sandıkoğlu Konağı yüzlerce yılın yükü ve unutulmuşluğu ile karşı komşusuna başını yaslamış sessizce Kültür Bakanlığı’nın harekete geçmesini bekliyor. Komşularının birkaçı ondan daha şanslı, evsahipleri ellerinden geldiğince ve yasalar izin verdiğince ayakta tutmuş. Lakin onlar da sessiz. Büyük ahşap kapıların demir tokmakları bir ip ya da zincirle birbirlerine bağlanmış; “Evde yokuz, yayladayız” diyor. Birgi’nin resmi nüfusu 4434. Ancak yazın yaylada oldukları için bir türlü sayılamayan yaklaşık üç bin kişilik nüfusu daha var.

Evler yaz aylarını yüzyıllardır olageldiği gibi yalnız geçiriyor. İster geçici ister sürekli göçebelik olsun, işin özü, hem hayvanlar için her zaman yeşil otlaklar bulmak ve hem de asla çok sıcak ve çok soğukla yüzyüze gelmemek. Yaz-kış tersine dönmeli, ısı farklılıkları eşitlenmeli. Yerleşik düzene geçilmiş bile olsa bu öz Anadolu’da korunmuş. Yazları serin yaylalara ya da kışları ılıman bölgelere gidilmese bile, Anadolu insanı evinde iklim şartlarını tersine çevirme çabasını göstermiş. Sıcak günler “yazlık” üst katlarda, kışlar da “elim tavana değmesin” ölçüsünde yapılmış basık orta katta ya da taşlıkta geçiyor. Göçebe boyların yerini kalabalık bir aile almışsa da ev içinde bile her an bir göç hali var.

İnci gibi bir konak

Birgililer’in, kalabalık konuk kafileleri çeken İmamı Birgivi’nin mezarından sonra en çok gurur duyduğu yer Çakırağa (Çakıroğlu) Konağı. 1764’te yapımı tamamlanmış bu üç katlı sanat eseri neredeyse kaderine terk edilmemiş tek “ev”. Ödemiş Müzesi’ne bağlı bir küçük müze olarak düzenlenmiş. Zengin bir tüccar olan Çakıroğlu Mehmed Bey’in düşlerinin, arzularının ürünü. Ahşap işçiliğindeki özen, barok üslupta alçı bezemeleri, kalem işçiliğinin yarattığı yazıtlar, madalyonlar ve vazo içinde açan çiçekler yolcuların gözlerini kamaştırıyor. Mehmed Bey’in, İzmirli ve İstanbullu eşlerinin memleket hasreti çekmemesi için odalarına yaptırdığı İzmir ve İstanbul resimleri de akıldan çıkacak gibi değil.

Bu konak, Osmanlı-Türk sivil mimarisinin özgün örneklerinden biri oluşuyla önemli. Genişletilmiş ve müze bekçisinin göz nuruyla bezenmiş bahçesinden girildiği anda tarihi konağın geçmiş yaşamı yolcuları sarıyor. Hizmet katı benzerlerine göre büyük. Malum Çakıroğlu zengin tüccarmış, geleni gideni çokmuş. Böyle olunca hizmetli kadrosu da geniş tutulmuş, onların yaşama alanı da. Taşlığın üstü kışlık kat. Konuk ve çocuklar için hazırlanmış odalar kışlık “hayat”a bakıyor. En üst katın “hayat”ı, aile üyeleri için odalarla eyvan, köşk çıkıntısı, meyvelik gibi birimleri barındırıyor. Fazla hiçbir şey yok ama asla dar, boğucu, kapalı değil. Kapalı ve açık tüm alanlar arasında pencereler ve kapılarla hem görsel hem de sosyal geçişler sağlanmış. İstendiğinde tüm ev saydam olabiliyor. İçinde hareket ettikçe büyüyor, genişliyor. Hacmi aynı kalsa da çok işlevli olması nedeniyle bu “dünya” sürekli deviniyor.

Çakırağa Konağı, uzun süredir içinde yaşayanı olmasa da hala hareketli. Birgi’deki ve hatta tüm Anadolu’daki terk edilmiş, yıkılmış, bakımsız, yoksul ya da bir müze gibi üstüne titrenmiş tarihi evler kıpır kıpır, capcanlı. Üstelik hiçbir betonarme yapının düşleyemeyeceği kadar uzun süredir…

Aktüel 2000, Eylül-Ekim 1997, Sayı 2

Reklamlar