Pura-agung tapınağı

Endonezya’nın en tanınmış adası Bali, eşi bulunmaz Hindu tapınakları, kumsalları, sörfçüleri kendine bağlayan dalgaları, yaramaz maymunları ve her daim sıcak iklimi ve insanlarıyla tam bir turist cenneti…

Her evin kendine has bir kokusu vardır. Mutfağında pişen yemek, banyosundaki sabun, içinde yaşayan insanlar, kitaplar, mobilyalar, pencerelerinin hemen dışındaki mahalle biricik bir koku verir her eve. Kent ve ülke ölçeğinde bu koku bir yelpazeye dönüşür bilirdim; deniz, parklar, otoyollar, fabrikalar, mevsimler de katılınca kokular çeşitlenir zira. Bir ada için ölçeğin daraldığı, ev boyutuna indiği hiç aklıma gelmemişti. Demek istediğim Bali’nin kendine has bir ev kokusu var. 5,600 küsur kilometre karelik bir adanın her yerine hakim bir koku. Nedeni keşfetmek için kokunun içine dalmak, bir senfoni orkestrasında yaylıları üflemelilerden, piyanoyu hepsinden ayırıp dinlemek gibi kokuları birbirinden ayırıp kaynaklarını tespit etmek gerekiyor. Bu boşuna bir iş değil; böylece Bali’yi tanıyor insan.

Jepun çiçeği (plumeria)

Bali’nin kokusu bir piyano konçertosu olsaydı, tropik bölgelere özgü “plumeria” ya da Bali’de dedikleri üzere “jepun” çiçeği piyanonun ta kendisi olurdu. Adanın hangi köşesine gitseniz hakim koku bu sarı, pembe, minik çiçekten geliyor. Bahçelerde, yol kenarlarında, insanların saçlarında; Jepun her yerde!.. Kendisi vahşi ve arsız, görünüşü kırılgan; kokusu ise tropik bir ağırlık taşıyor. Bu adaya özgü tek güzellik o değil ama en yaygını, en inatçısı. Onun kadar inatçı olamasa da başka güzel canlılar da var bu uzak coğrafyada. Adanın 280 kuş türü sabahı akşama, akşamı sabaha bağlıyor nöbetleşe şarkılarıyla; onlar da orkestranın nefeslileri sanki. Ama ne yazık ki bunların arasında endemik Bali sığırcık kuşundan sadece altı tane kalmış. Son ve yine sadece bu adaya özgü Bali kaplanı ise son kez 1930’larda görülmüş.

Burası bir ada ya, deniz de ikinci baskın enstrüman. Uzun tembel kumsallar, denize aniden dalan dik kayalıklar, adayı yutacakmış gibi görünen hızlı gel-gitler ve dünyanın en iyi sörfçülerini kendine çeken dev dalgalar da bu dünyayı nevi şahsına münhasır kılıyor. Adanın ekmeğini turizmden çıkarmasını sağlayan da bu özellikleri; onu, bağlı bulunduğu Endonezya Cumhuriyeti’nin en zengin bölgesi yapan da bu. İnsanlarına da sonra geleceğiz zaten.

Denizi solumak

Koku diyordum… Bali’ye o kendine has kokuyu veren iki ana malzemesi daha var. Biri adanın karnından yükselen iki aktif yanardağı. En son Mart 1963’te öfkesini kusan Agung Dağı (3,142 metre) adanın doğusunda yer alan çatısı. Batur Dağı ise (1,717 metre) dünyanın bilinen en büyük volkanik hareketinden sorumlu; ama endişeye gerek yok bu olay 30 bin yıl olmuş. İkisi de eteklerini volkanik kayalar ve tropik bitkilerle süslemiş; sülfürlü bir yanık kokusunun anısıyla beslemişler.

İkinci malzeme ise iklim. Burada, ekvatorun 8 derece güneyinde, Java’nın 3 km doğusunda her zaman yaz; her zaman sıcak (ortalama 30 derece) ve nemli bir hava solunuyor. Her an çok vahşi bir yağmura yakalanabiliyor insan; hemen ardından da bulutlar dağılıp solgun ama sıcak bir güneşle yüz yüze gelebiliyor. Asla üşünmüyor ama hep ıslak kalınıyor. Sanırım, adayı dört tarafından vuran farklı şiddette rüzgârlar olmasa nefes almak imkansız olurdu. Ama havası böyle olmasa deniz tuzuyla dövülen toprakları bu kadar koyu, acı yeşil bir bitki örtüsü sarar mıydı acaba? Her taşın arasından dev yapraklı tropikal bitkiler fışkırır mıydı? Dağlardaki setlerde yetişen pirinç, tüm ada halkını doyurur muydu? Yeşil yükseklere çöken sessiz pus ve pusun arasına saklanan tapınaklar, insanı bu kadar büyüler miydi?..

Bali’nin hükümdarı takvim

İşte tam olarak o özgün kokuyu değilse de, söz konusu büyüyü yaratan diğer parçaları anlatmanın tam sırası. Bu adanın cazibe merkezlerinden biri de insanları, dolayısıyla kültürü, dili, sanatı ve mimarisi?

Çoğunlukla huzurlu bir gülümsemeyle salınan insanları sakin ve konuksever. Toplamda 3 milyon kadarlar zaten… Kendilerine has bir takvimde yaşıyorlar. Pawukon denen bu takvim daha çok Ay’ın hareketlerini izliyor ve her gün için yapılması ve yapılmaması gerekenleri kesin bir dille belirtiyor. Yani takvimde “Bugün evlenmeyin” ya da “Bugün bahçenizi çapalayın” yazıyorsa, bunu harfiyen uyguluyorlar. Resmi dilleri Endonezyaca, ama en yaygın Balice konuşuluyor; bunu da İngilizce izliyor. Sonuçta ortalama bir Balili en az üç dili iyi derecede biliyor. Yine de siz siz olun sekiz dokuz dil bilen bir Balili’yle karşılaştığınızda çok şaşırmayın…

Ana gelir kaynakları turizm için bütün bunlar artı puan tabii. Yine de her şey para değil. Şöyle açıklayayım: Selam verirken avuçlarını iç içe gelecek şekilde birleştirip göğüslerine değdiriyorlar. Anlamı ise “Kötülük yüreğime giremez dostum, ama sen hoşgeldin”. Bu selam hareketinin stilize hali tüm tapınak kapılarına yansımış. Bir yandan kucaklıyorlar; öte yandan kötülüğü dışarıda tutuyorlar… Bu Hindistan kökenli Hinduizm’le kendi geleneksel dini öykülerini harmanladıkları inanç sistemiyle bağlantılı elbette. Müslüman Endonezya’da yüzde 93 gibi bir oranla en yüksek Hindu nüfusu barındıran bir adada hakim olan anlayış bu. Ama son çeyrek yüzyıllık gelişmeleriyle de ilişkili. Turizmin yükselişiyle pek çok Uzakdoğulu’nun başına gelen onların da başına gelmiş; seks turizmi, uyuşturucu ve adi suçlar tırmanmış. Bu gelişmelere bir de 2002’de ve 2005’te bölgenin eğlence ve sörf merkezi sayılan Kuta’da radikal İslamcı bir grubun bombalı saldırıları da eklenince “kötülük” yüreği sarmış. 2005’ten bu yana hızlı bir turizm atağı dalgası yaratan Bali, önce uyuşturucunun yollarını çok sert önlemlerle kesmiş. Adada uyuşturucu bulundurmanın cezası idam. Kuta’ya adımını atan her turiste yaklaşan üç beş karanlık kişinin yarısı polis, diğer yarısı da müstakbel “idam mahkumu”… Öyle diyor rehberler… Malezya üstünden gelen fuhuş yolları da tıkanmaya çalışılıyor ve ada “küçük Bangkok” imajından yavaş yavaş sıyrılıyor. Bugün, tabii üç dört günlük bir paket turla adaya uğrayan bir turistin gözünden bakıldığında gerçekten “kötülük adanın dışında” görünüyor ve herkes avuçlarını göğsünde kavuşturup tatlı bir huzurla gerçekten “hoşgeldin” diyor.

Pazarın kuralı pazarlık

Bali halkının tek gelir kaynağı turizm değil elbette. Tarım, özellikle de pirinç, turizmden daha yüksek oranda istihdam sağlıyor. Bir ada olmanın verdiği avantajla sofraları donatan deniz ürünleri de bir başka ana gelir kaynağı. Yeri gelmişken söylemeli; hepsi okyanusta semirmiş, tadına doyum olmayan dev yengeçler, karidesler ve ıstakozlar meraklıları için başlı başına bir Bali sevgisi geliştirme nedeni olabilir.

Size bir başka neden daha vereyim. Ama bunun için başkent Denpasar’ın kuzeyine düşen Ubud kasabasına kısa bir yolculuk yapmanız gerek. El sanatları pazarı, müzeler ve sanat galerileriyle burası Bali’nin kültürel merkezi. Ama dikkat! Adaya özgü heykel, resim, deri ve metal işçiliği, ahşap oymacılık, pamuklu tekstil ve kumaş boyaması insanın aklını başından alabilir. Pazarda Batılı turistlerin pek anlamadığı ama daha Doğulular’ın zevkle icra edebilecekleri bir yetenek çok saygı görüyor: Pazarlık. Evet, pazarlık serbest, hatta teşvik ediliyor, alışverişin tadının böyle çıktığı herkesçe biliniyor. Dev alışveriş merkezlerinden karton torbalara doldurulan nesneler almaktan bıktıysanız, el yapımı, biricik bir ahşap atı kıyasıya bir pazarlıkla, “hak ederek” alabilir ve elinizde siyah bir naylon poşet, zaferle, muhtemelen hızla gelişen Nusa Dua yarımadasındaki otelinize dönebilirsiniz.

Gerçi otelinizde de bu imkanı sağlarlar ama hazır Ubud’dayken müzik, dans ve bu iki sanatın bir sentezi sayılabilecek dramanın Bali’de geldiği noktaya da bir gösteri izleyerek tanık olmanızı tavsiye ederim. Bali yerel müziği “Batılı” kulaklarımıza biraz yabancı gelse de çok gelişmiş bir sanat dalı. Çoğunlukla Hindu efsanelerinden derlenen sahnelerin tasvir edildiği dansları ise hipnotik etki yaratıyor. Maske denebilecek kadar yoğun makyajla sahneye çıkan dansçılar her bir kaslarıyla öykünün bir parçasını anlatırken yanınızda bir bilen bulundurmak ve açıklamalarına kulak vermek yararlı olabilir. Tabii sadece dansın akışına kendinizi bırakabilir ve götürdüğü yere gidebilirsiniz de; gittiğiniz yeri hiç tanımasanız da yolculuktan hoşlanacaksınız… Belki de bir wayang kulit, yani bildiğiniz gölge oyunu izlemek istersiniz; o zaman da Bali usulü Hinduizm konusunda bilginizi derinleştireceğiniz garantili.

…Ve tapınaklar!

Madem otelinizden hâlâ uzaksınız ve henüz iki saatlik mükemmel bir Bali masajına onulmaz bir ihtiyaç duymuyorsunuz, o zaman sizin için Bali haritasında üç noktayı işaretleyeyim: Sangeh, Tanah Lot, Bratan Gölü… Ziyaret sırası size kalmış, anlatma sırası ise bana.

Sangeh yani maymun ormanı, 14 hektarlık bir “pala” ağacı ormanı aslında. Bu ağaç Bali’nin başka hiçbir yerinde yok ve buraya nasıl gelmiş henüz bilinmiyor. Bu ağaçlar yüzlerce yaramaz maymunu ve küçük bir tapınağı saklıyor. Tapınağın sadece küçük bir bölümü ziyaretçilere açık zira burası maymunların “özel” alanı sayılıyor. Ama maymunlar “özel mözel” dinlemiyor; ziyaretçilerin en “özel” alanlarına teklifsiz giriyor. Bu nedenle rehberler elinizi cebinize sokmamanız, fotoğraf makinelerinizi, çantalarınızı sıkı sıkı tutmanız, gözlük, kolye gibi parıltılı eşyalarınız daha ormana girmeden çantanıza saklamanızı tavsiye ediyor. Tam “Aman ne şirin bir şey bu” diye yaklaştığınız, hatta sevdiğiniz maymun, sizden yürütebildiğini yürütüp kapıp pala ağaçlarının arasında gözden kaybolduğunda rehber omuz silkip, “Ben demiştim” diyor yalnızca. Zira dedim ya burası onların “özel alanı”; siz sadece konuksunuz…

Tanah Lot tapınağı

Tanah Lot’ta ise Hinduizm’in Bali coğrafyasında şekillenişine tanık olacaksınız. Zira, hırçın okyanusun oyduğu kayalıklarda yürüyüp, yolu gel-gitlerle açılıp kapanan bir tapınağı (artık o gün şansınıza hangisi düştüyse, gel ya da git) yakından ya da uzaktan ziyaret edeceksiniz. Bir kaya parçasının üstüne kurulu, altındaki mağaralarda su yılanlarının, üstündeki Çin resimleriyle süslü tapınakta Hindu rahiplerin ikamet ettiği yerde inzivanın gerçek anlamını kavrayacaksınız.

Yol haritanızın son durağına, yolunuzu uzatacağını bilerek Bratan Gölü’nü koydum. Adanın kuzeyine doğru bir tırmanış gerekiyor ama değer doğrusu… Giderken boş durmayın pirinç tarlalarında çalışanları izleyin, arada bir vadilere saklanmış ya da yol kenarlarına kondurulmuş büyüklü küçüklü tapınaklarda durun. Gözünüz yeşile doysun ve sise alışsın… Bratan’a geldiğinizde sis yoksa tamam, gölün kıyısında başlayan ve gölün üstüne tünemiş iki küçük tapınak uzantısı önünde bir fotoğraf çektirirsiniz. Ama iyi gününüzdeyseniz, yani sis basmışsa her yanı, “hoşgeldin” diyen kapıyı geçip “öte dünyaya” doğru sessizce yürüyün… Gölün kenarına geldiğinizi ayağınıza kibarca dokunan sudan anlayacaksınız. Şimdi durun ve sisin içine doğru bakın; bekleyin, ta ki hafif bir esinti sisi dağıtıp göle tünemiş iki taştan kurbağayı ortaya çıkarana kadar. İki kurbağanın arasından göle inen üç beş basamağı da fark edeceksiniz az sonra; belki basamakların hemen arkasında bir kılıç gibi ama kat kat yükselen çatıları da görmekten çok hissedeceksiniz. Burası yolun sonu… Sis, sesleri, suyu, tapınağı ve sizi yutuyor. İnziva bitti, oldunuz…

Bratan…

Şimdi otelinize dönün, masajınızın tadını çıkarın. Sabah denize sıfır Ngurah Rai Uluslararası Havaalanı’ndan kumsalı yalayarak kalkacak uçağınıza binip Singapur’a dev alışveriş mağazalarında bir günlük turunuza yetişeceksiniz. Her şey “eskisi” gibi, alıştığınız gibi olacak. Ama bilin ki bu yolculuğun izini ömür boyu taşıyacaksınız.

Aralık, 2007

Önemli not: Kendi çektiklerimi bulamadığım için fotoğrafları internetten ödünç aldım. Sahiplerinden özür dilerim. Ve bu yazının nerede yayınlandığını hatırlamadığım için kendimden de özür dilerim…

Reklamlar