Dikkat: Bu yazı Eylül 2002 tarihlidir.

Suriye son iki yılda kararlı bir reform sürecine girdi. Genç Devlet Başkanı ve genç kadrosuyla tedbirli ve sağlam adımlarla değişim yolunu inşa ediyor.

Sırtını batısındaki ılık Akdeniz kokularını geçirmeyen dağlara dayamış, yüzünü doğusundaki sert, fırtınalı çöle dönmüş kentin üzerinde dönen uçaktan gecenin içine, şehrin ışıklarına bakarken asılnda görülen tek şey bilinenler; tarih, coğrafya, siyaset, ekonomi gibi alarlardan toplanmış bilgi kırıntılarıyla çıkarılmış bir harita. Uçak yere inince, kuşbakışı algı yerini üç boyutlu bir resme bırakıyor. Resmin çerçevesiyle sınırlı bile olsa bilgi, haritadan fazla bir şey oluyor. Şam Uluslararası Havaalanı’nda Hafız Esad’la oğlu Dr. Beşar Esad’ın birbirine bakan resimlerinin ortasında otururken Suriye resmi boyut kazanıyor.

Ortadoğu dediğimiz alem tarih boyunca hemen hiç kesintisiz büyük savaşlar, işgaller, yıkımlar, kavgalar yaşamış ve yaşamakta. Bu kadar gürültünün içinden, büyük uygarlıkların boy göstermesi şaşılacak bir şey değil.

Bugünkü Suriye’nin sınırları içinde kalan topraklar bu gürültüden ve uygarlıklardan payını bol bol almış. Mısırlılar, Babilliler, Hititler, Persler (hatta Büyük İskender), Romalılar, Bizanslılar sırasıyla ziyaret etmiş, çölle deniz arasına sıkışmış bu ülkede hüküm sürmüş ve gitmiş. MS 636’da Arapların gelişiyle, özelde Şam, genelde Suriye hızla büyüyen İslam İmparatorluğu’nun bir parçası haline gelmiş. Emevi halifeleri ihtişamı ve coğrafi konumu nedeniyle Şam’ı kendilerine başkent seçmiş; ardından gelen Abbasiler de bu tavrı sürdürmüş. Selçuklu, Moğol, Memluk ve tabii ki Haçlı Ordusu’nun askerleri (11.-14. yüzyıllar) de Suriye’nin yollarından geçmiş. Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetinde geçen yüzyılların ardından 1922’de Fransa’ya teslim edilen ülke ancak 17 Nisan 1946’da Fransız askerlerinin çekilmesiyle tamamen kendi başına kalabilmiş.

Baba, oğul ve küçük oğul

Suriye, Baas Partisi’nin 1963 yılında bir darbe eşliğinde iktidarı ele geçirmesine kadar da bu “kendi başına kalma” halinin ceremesini çekti; darbeler darbeleri izledi. Bir devlet geleneği, bir ulus bilinci, hızlı bir ekonomik büyüme hedefi yaratma çabası içindeki ülkeyi siyasi, ekonomik ve toplumsal belirsizlik oldukça hırpaladı. Baas’ın sosyalist ve Arap milliyetçisi politikaları, 1971’de yine bir darbe sonucu Hafız Esad’ın devlet başkanlığına gelişi ve kendine siyasi, askeri ve yasama konularında geniş yetkiler veren bir başkanlık sistemi oluşturmasıyla birlikte iyice rayına oturdu. Sünniler, Şiiler, Dürziler, Nusayriler (Suriye Alevileri), Hıristiyanlar, Ermeniler ve Yahudilerin oluşturduğu nüfus yapısından ulus devlet yaratma süreci başladı.

“Öteki” merkezli bir kimliğin temelleri ülke güvenliği için tehdit oluşturan düşmanların (İsrail gibi) tanımlanmasıyla atılınca, ulusal birliğe giden yol rahatladı. Ülke nüfusunun yüzde 11’ini oluşturan Nusayri azınlığa mensup bir lider olan Esad, geri kalan nüfusun gözündeki meşruiyetini korumasına yardım eden, kimi zaman Baas’ın radikalizmine ters düşen bir iç politika izledi. Bu politika her zaman tüm nüfusu şefkatle kucaklayan cinsten olmadı kuşkusuz. On binlerce Sünninin 1982’de Hama’da katledilmesi ya da El Muhaberat adlı iç güvenlik örgütünün faaliyetleri “kucaklaşma” fikrini oldukça acılı bir hale soktu. Yine de bu resme uzaktan bakıldığında Hafız Esad’ın Nusayri cemaatinin bir üyesinden çok Baas’ın Arap milliyetçiliği anlayışının temsilcisi gibi göründüğü söylenebilir. Ordunun üst düzey subaylarının büyük ölçüde (yüzde 90) Nusayri olması bir tesadüf değil elbette; ama Esad siyasi noktalarda kriterini mutlak itaat olarak koymuş ve kadrolarının kökenlerini ağırlıklı olarak Sünnilerle çeşitlendirmişti.

Bu arada 1967’de Altı Gün Savaşı’nda İsrail’in işgal ettiği Golan bölgesinin üçte birinin 1973’te geri alınması, Suriye ordusunun 1976’da Lübnan’a girişi ve 1982’de İsrail ordusuyla yeniden Lübnan’da karşı karşıya kalınması gibi heyecanlı ve bu toprakların ısısını yüksek tutan tarihi gelişmeler yaşandı. Esad tüm bunları ağır bir yara almadan atlatmayı başardı. İç huzursuzluğun, hızlı ekonomik büyümenin ve Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmanın baskın olduğu 1980’leri, Bati ile ilişkilerin düzeltilmesi çabalarının belirlediği 90’lı yıllar izledi.

Esad’ın büyük oğlu basil 1994’te ölene kadar bu uzun soluklu iktidarın varisinin kim olacağı konusunda hiç şüphe yoktu. Basil’le babasının boy boy resimleri taksilerin arka camlarından kerpiç köy evlerinin duvarlarına kadar ülkenin her yerinde asılıydı. Ölüm trafik kazası ile aniden gelince kararsız bir sessizliğin ardından hemen Londra’da dişçilik okuyan küçük oğul Beşar çağrıldı ve devletin alt kadrolarından başlayarak hızla yükselmeye başladı. Haziran 2000’de Hafız Esad öldüğünde henüz 34 yaşında olan Beşar için anayasadaki devlet başkanı olma yaşı, 40’tan 34’e indirildi. Genç doktorun devlet başkanlığı görevini devralır almaz taksilerin arkasına resminin yapıştırılmasını yasaklaması adeta yeni dönemin habercisiydi.

Reformların eşiğinde

Hafız Esad döneminde dünya ekonomisiyle hemhal olmaktan çekinen, devlet eliyle yaratılmış ve büyük ölçüde desteklenmiş bir iş dünyasının yanı sıra, bölgesel düşmanların ve kılıcın keskin tarafında durmanın verdiği ruh haliyle Suriye, ekonomik ve sosyal konuları ikincil önemde görme eğilimindeydi. Gerçi Esad, “Düzeltme Hareketi” (al-Harakat al-Tashihiyya) ile özel teşebbüsün doğuşuna kapı açmış ve 1973’ten başlayarak artan petrol fiyatlarıyla Suriye ekonomisi kayda değer bir ilerlemenin işaretlerini vermişti. Sonra 1980’lerde petrol fiyatları tepetaklak gitmeye başladı. Petrol ve petrol ürünleri, her ne kadar diğer Ortadoğu ülkeleriyle karşılaştırıldığında az olsa da, Suriye’nin ihracatında liste başını tuttuğu için ağır bir darbe alındı. Son yirmi yılda işaretler silikleşmiş, petrol fiyatları düşmüş, içeride yolsuzluk ve yozlaşma kendini göstermeye başlamıştı.

Ağırlıklı olarak arpagiller, meyve, sebze, şeker pancarı, pamuk ve tütüne dayalı tarımın yanı sıra 2. Dünya Savaşı sonrası geniş çaplı bir sanayileşme atağına kalkan Suriye, ekonomisini çeşitlendirdi. Gümrük mallarına yüklenen ağır vergiler, önceleri tarımsal ürünlerin işlenmesinden ibaret olan sanayiyi, ana imalat sanayi pamuk ve ipek tekstil ürünleri olarak kalmak üzere, demir, çelik, çimento, cam gibi çıktılarla yönlendirdi. Yeni filizlenen sanayi ve ürünlerini koruyabilmek için ithal malların yer aldığı ve hala güncelliğini koruyan uzun bir kota listesi oluşturulmuştu. Bu listenin kriteri şuydu: içeride üretebiliyorsak dışarıdan gelen ürün kota listesine girer. Hükümet 1980’lerde kamu ve özel sektörün ithalatını frenleyerek hızla azalan yabancı para rezervlerini kurtarmak ve genel bir tasarruf harekatı gerçekleştirmek üzere politikalar üretmeye başladı. Avrupa ülkelerinin Suriye’ye yönelik toplam ihracatı 1984’te yüzde 25 ile 32 arasında düşüş gösterdi. Aynı yıl Suriye’nin ihracatındaki Batı Avrupa payı yüzde 60’lardan yüzde 35,7’ye geriledi. Bankacılık sisteminden, basına, hastaneden turizme devletin hemen her yerde olduğu Suriye’de 30 yıllık Hafız Esad iktidarının ardından şimdi değişim zamanı. Beşar Esad temkinli de olsa değişimin önünü açıyor. Devlet başkanlığına gelişile önce babasının kadrolarını, “eski tüfeklerin” hiçbirini kızdırmayacak bir zarafet ve tedbirlilikle, emekliye ayırdı. Genç devlet adamı, işinin ehli ve vatansever bir grubu çevresinde toplayarak cesur bir adım daha attı. Örneğin ekonomi ve dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı, Dünya Bankası deneyimine sahip Hassan Rifai, bu genç kadronun en ilgi çekici üyelerinden biri ve ekonomik reformlar ondan soruluyor. Yine ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Muhammed Hüseyin iki yıl öncesine kadar Halep Üniversitesi’nde ekonomi dersleri veriyordu. 43 yaşındaki Hüseyin’e bugün geleceğin başbakanı gözüyle bakılıyor.

Beşar Esad, iktidarda geçen iki yılı içinde ikisi günlük gazete, ikisi dergi olmak üzere bağımsız basının kurulmasına, özel televizyonların yayına başlamasına ön ayak oldu. Sırada özel bankalar var. Muhammed Hüseyin, hem görünüşüyle hem sözleriyle bu yeni ekibin isteğinin “zihniyet değişikliği” olduğunu açıkça ifade ediyor. “Liberalleşme” denilince adımlarını daha dikkatli attıkları açık. Çünkü, temel kriterleri, gerektiğinde ekonomik anlamda kendi yağında kavrulabilmek, dolayısıyla siyasi bağımsızlığını koruyabilmek. Suriye’den, İsrail konusunda taviz vermesini önkoşul olarak koyan IMF ve dünya Bankası’ndan uzak duruyorlar mesela.

“Tarihi hak, tarihi fırsat”

Ekonomik yasalar elden geçmeye başlamış bile. Yerli üreticinin korunması koşuluyla daha liberal, daha dışa açık bir piyasanın çalışmaları yürütülüyor. AB ile imzalanan işbirliği anlaşması uyarınca kendilerine beş yıllık bir süre tanımışlar. 2005’te AB üretim standartlarını tutturacaklarına inanıyorlar. Aynı tarihte yürürlüğe girmesi planlanan ve 2002’nin başında imzalanan ve tüm Arap ülkelerini kapsayan Arap serbest Ticaret Bölgesi Anlaşması da Arap ülkelerinde gümrük duvarlarını alaşağı edecek ve reformlar bir miktar daha hız kazanacak.

Bu dönem bölgedeki her ülke için önem taşıyor. AB tam üyeliği hedefleyen Türkiye de bu ülkelerden biri. AB tam üyeliğinin Türkiye’nin tarihi hakkı olduğuna inanan Muhammed Hüseyin’in belirttiği üzere, bu Arap ülkeleri için de tarihi bir fırsat. Üç yıl sonra (ters giden bir şeyler olmazsa tabii) bölgedeki manzara ekonomik anlamda çok olumlu olabilir. Gümrüksüz malların serbestçe dolaştığı bir Arap alemi ve kapı komşusu AB üyesi Türkiye!

Daha soğukkanlı bir bakışla Suriye, Türkiye’yi Avrupa’ya açılan coğrafi, kültürel, sosyal ve ekonomik bir kapı olarak görüyor. Başbakan Yardımcısı Hüseyin, sağlam bir AB deneyimi olan Türkiye’yle ekonomik önceliklerin öne çıktığı, siyasal sorunların arka planda kalacağı bir ilişki kurmak niyetinde olduklarını belirtiyor. Ekonomik sorunlar çözüldükçe siyasi sorunların düğümlerinin de gevşeyeceğine inancı çok büyük. Onun bu inancını destekler nitelikte gelişmeler yaşanıyor olması da umut verici. Geçen yıl Suriye’nin Türkiye’yle dış ticareti 650 milyon dolara dayanmış (rakamı küçümsememek lazım, çünkü bu Suriye’nin tüm dış ticaretinin yüzde 14.5’ini oluşturuyor). Karşılıklı yatırımların desteklenmesi amacıyla çifte vergilendirmeyi ortadan kaldıracak anlaşmaların altyapısı tamamlanıyor. İki ülke arasında yatırım için farklı sektörlerin el ele çalışması ve sağlam bir altyapı oluşturulması gerekiyor ki, ulaştırma sorunu gibi kalemler hızla çözüme doğru gidiyor zaten.

Sonuç olarak kamu sektörünün ihaleyle ortak, özellikle yabancı ortak aradığını söyleyen Suriye’nin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı, Türk yatırımcının henüz yabancıların tam olarak fark etmediği bu alanda şansını yüksek olduğunun altını çiziyor. Suriye’de henüz Türk işadamlarının açtığı bir tekstil ve bir de ayakkabı fabrikası üretim yapıyor sadece ama Hüseyin, daha çok Türk işadamını, açılan her tür ihaleye girmeleri için açıkça davet ediyor.

Bu davete icabet etmek ve ekonomik bağları sağlama almak, Hatay, su, terör, sınır kaçakçılığı ve bölgeyle ilgili diğer siyasal sorunlar için masaya oturulduğunda tarafların daha sakin davranmasını sağlayabilir ve bu her iki taraf için de tarihi bir gelişme olur. Arap dünyasının Avrupa’ya, Avrupa’nın Arap dünyasına açılan kapısının anahtarının ekonomi dünyasında olması da bir bakıma iç rahatlatıcı…

—-

ŞAM’DA AKŞAM

Mezopotamya’nın en eski kalıcı yerleşim yeri Şam. Bu, sırtı dağda, yüzü çölde ketle ilgili bulgular MÖ 5000’e kadar dayanıyor. Habil ve Kabil kardeşler arasında geçen o meşum cinayi vaka kente adını vermiş. Dimaşk (Damascus), “akan kan” demek. “Şiddetten ve lanetlerden” söz etmek istemeyenler için başka bir seçenek daha var. “Şem” Farsça “akşam” anlamına geliyor ki bu da “akşam şehri” Şam’a çok yakışıyor. Gerçekten de Şam akşamları geniş bir renk çeşitliliği taşıyor. En çok dikkati çekense kente dağılmış yeşil ışıklar; camilerin minarelerinin karanlıkta giydiği renk. Şam, yerlisi, yabancısı, kadını erkeği herkes için çok güvenli bir kent. Gecenin geç saatlerinde yalnız başına dolaşan yabancı bir kadının, aynı saatlerde aynı şeyi yapan bir Suriyeli kadından tek farkı, neredeyse giyim kuşamındaki sönüklük. Şamlı kadınlar güzelliklerinin farkında ve bu farkındalığı kendilerine gösterdikleri özenle de taçlandırıyor.

“Eski kent” ise Şam’ın doğusunda, kentin içine işlemiş ve kentten ayrı durmayı yıllardır başarmış ve tarih boyunca bu toprakların taşıdığı kültürel ve etnik çeşitliliğin, birlikte yaşayabilme yeteneğinin simgesi olarak ayakta duruyor. 705’te inşa edilen Emevi Camisi kapladığı 7000 m2 alandaSelahaddin Eyyubi’nin mozolesini, Vaftizci Yahya’nın ve Hz. Hüseyin’in başının saklandığı türbelerini, Hz. Ebi Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman salonlarını da barındırıyor. Camiden çıkıp kapalıçarsının iniçe düşülüveriyor. Muhteşem sedef, telkari ve cam işlerini aşabilenler ipeklere dolanıyor. Eski kentin sonu Hıristiyan mahallesi. Dar sokakların her dönüşünde küçük bir şapel, mumlarla aydınlatılmış bir Meryem Ana ikonu ya da antikacı dükkanı kurşılıyor konukları.

Her şey yaşanıp bittikten ve kent arkada bırakıldıktan çok sonra fark ediliyor ki, tüm güzelliğiyle kent gidiyor ama daha ilk nefeste insanı karşılayan o tuhaf baharatlı kahvenin kokusu kalıyor bellekte. Helli (kakule) arap kahvesi tüm kokuları, tüm anıları bastırıyor…

Turkishtime, Türkiye İhracatçılar Meclisi yayın organı, Eylül 2002

Fotoğraflar: Çağla Kalafat

Reklamlar