Asya Efsun Kalafat

Jo adımlarını yavaşlattı. Yaklaşık on dakikadır yüksek bir tempoda soluksuz yürüyordu. Aslında ulaşılacak bir hedefi yoktu. Son on dakikadır kampın biraz dışında sarsak adımlarla daireler çiziyordu. Zaten bir hedefi olması gerekmiyordu. Sakinleşmesi gerekiyordu.

Bir an göz ucuyla ağaçlığın oradaki kayalığı fark etti. Adımlarını oraya yönlendirdi. Artık bir hedefi vardı. Kayalıkta çok güzel bir deniz manzarası vardı. Oldukça büyük bir kayaya oturdu ve denizi izlemeye başladı.

Hala aklı almıyordu. Nasıl Julie bu kadar duyarsız olabilirdi. Julie onun kız arkadaşıydı ve Jo’nun annesinin Oslo’da yaşadığını biliyordu. Oslo’nun merkezindeki patlama yüzünden endişelenip ilk motora binip anakaraya çıkması gayet normaldi. Julie “Bana haber verebilirdin. Anakaraya çıktığını geveze Loren’dan öğrenmek zorunda mıydım? Telefonunu da burada bırakmışsın kafayı yiyecektim” diye başlayan ve bir türlü bitmek bilmeyen konuşması onu çok öfkelendirmişti. Jo patlama haberini görünce kendini iskeledeki ilk motora zor atmıştı. Aslında annesini aramak daha mantıklıydı ama bu ancak Utöya görüş alanından çıkınca aklına gelmişti.

İskeleden gelen motor sesi dikkatini dağıttı. İskeleyi görebilmek için yavaşça eğilince bir polisin iskeleye yanaşan motordan iskeleye atladığını gördü. İskelede kampın yöneticisiyle tartışıyordu. Beraber kampa doğru yürümeye başladılar ve bir süre sonra gözden kayboldular.

Nihayet Jo’yu düşünceleriyle baş başa bırakmışlardı ki birden adanın her yerinde bulunan duyuru hoparlörlerinden kampın duyurularını yapan o gıcık kadının sesi ciklemeye başladı. “Gençlik kampında bulunan bütün öğrenciler ve görevliler kamp meydanında toplansın.” Bu gıcık ses birkaç kere daha cikledikten sonra Jo’yu ve adayı rahat bıraktı. Jo’nun merkeze gidip Julie’yle göz göze gelmeye hiç niyeti yoktu. Büyük ihtimal ile Oslo’daki patlama yüzünden bir tür teröre karşı bilinçlendirme yapılacaktı.

Jo yavaşça uzandı ve kendini adanın huzurlu sessizliğine bıraktı. Ama bu huzurlu dakikalar çok uzun sürmedi. Daha beş dakika olmamıştı ki gecenin sessizliğini korkunç bir gürültü yırttı. Jo, bir kızın attığı korku dolu çığlıkla yerinden zıplamıştı ki hemen ardından bugüne kadar ya televizyonda ya da bilgisayar oyunlarında duyduğu silah sesi adada yankılandı. Hızla ateş eden silah büyük ihtimalle makineli tüfekti. İnsanlar bağırıyor ve koşuşuyordu.

Jo yerinden fırladı, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Beyninin bir kısmı “Kaç ve hayatını kurtar budala” diye inliyordu ama diğer taraf sadece “Julie!” diyordu. Ağaçlıktan onun bulunduğu tarafa doğru gelen kalabalığı gördü. Yaklaşık yüz çocuk çığlık atarak ona doğru koşuyordu. Sersemler burası ufak bir ada kaçamayacaklar, “İskeleye inin” diye defalarca böğürmesine rağmen kimse yönünü değiştirmedi. Silah sesi o tarafa doğru geliyordu. O sırada ağaçlıktan yeni bir grup çıktı. Julie! Julie de aralarındaydı. On üç yaşındaki bir çocuğun elinden tutmuş, çocuğu daha hızlı koşturmaya çalışıyordu. “Julie!” diye bağırdı. Bütün o kaosun ortasında Jo’yu duymuştu ona doğru yöneldi. O sırada iskelede gördüğü polis ağaçların arasından çıktı ve elindeki silahı Julie’nin çaprazında koşan ve Jo’nun futbol takımından tanıdığı ama adını bir türlü hatırlayamadığı çocuğa nişan aldı. Jo çocuğu uyarmak için tam ağzını açmıştı ki… Her şey bir anda oldu. Jo’nun uyarı çığlığı havada asılı kaldı. Çocuk yüzünde şaşkın ve donuk bir ifadeyle yerde kanlar içinde yatıyordu.

“Jo! Jo!” Bu Julie’ydi. Jo’nun birkaç adım önündeydi. Tam o sırada on üç yaşındaki çocuk çığlık atmaya başladı ve Julie’nin elinden kurtulup kalabalığın içine daldı. Julie dönüp çocuğa seslenmek üzereydi ki, silah yine patladı. Jo yüzünde bir ıslaklık hissetti. Elini yüzüne götürdü, elinin tersi ile yanağını sildi ve ardından eline baktı. Kan. Elinde kan vardı, vurulmuş muydu? Hayır, canı yanmıyordu. Başını kaldırıp Julie’ye baktı. Julie sağ eliyle göğsünü tutuyordu. Parmaklarının arasından kan süzülüyordu. Yüzü solgun ve şaşkındı. Silah bir daha ateşlendi. Kurşun Jo’nun yanındaki taştan sekti. Jo hala şaşkınlıkla Julie’ye bakıyordu. Julie neredeyse duyulamayacak şekilde “Kaç” diye inledi. Jo’nun aklı yeni yeni çalışmaya başlamıştı. O sırada polisi gördü, silahı ona çevirmişti. Jo panikledi ve aklına gelen ilk yolu denedi. Kayalığın ucuna doğru koştu. Yaz başında bazı yüzücüler sırayla buradan suya atlıyordu. Jo uca gelince kendini boşluğa bıraktı.

İyi bir yüzücü değildi, ancak anakaraya ulaşıp yardım istemek zorundaydı. Yani en azından planı buydu ama son yarım saattir ne kadar debelenirse debelensin akıntı izin vermiyordu. Yine de denemeye devam etmeliydi. Julie için. Saatler sonra Sahil Güvenlik gelip onu sudan çekene kadar debelendi. Onu tekneyle çektiklerinde tüm kasları yanıyordu. Ne konuşabiliyordu ne de hareket edebiliyordu.

Ertesi gün gözlerini sıkıcı bir hastane odasında açtı. Annesi başucunda, elinde uluslararası bir gazeteyle uyuya kalmıştı. Gazetenin manşetinde “Norveç’teki cennet ada cehenneme döndü” yazıyordu. Jo yavaşça inledi. İnlemesiyle annesinin yerinden fırlayıp ona sarılarak “beni korkudan öldürdün” konuşması yapması aynı saniyede yaşandı. Annesinin soluksuz konuşması sayesinde, Julie’nin yan odada yattığını, durumunun iyi olduğunu ve basit bir ameliyat geçirdiğini sadece saniyeler içinde öğrenmişti.

Cırtlak hemşireye aldırmadan yatağından fırlayıp odadan çıktı. Hastane koridorları tıklım tıklımdı. Etrafta bir sürü gazeteci vardı. Julie anestezi etkisi altındaydı. Yatağının yanına bir sandalye çekti. Odadaki televizyonda haberler açıktı.

Utöya Katliamı başlığı altında Anders Behring Breivik adlı bir manyağın gençlerin bulunduğu adada polis kılığında terör saçışı anlatılıyordu.

Julie’nin elini tuttu. Komodinin üzerindeki kumandaya uzandı ve televizyonun sesini açtı. Spiker Oslo’daki patlamanın polisin dikkatini Utöya’dan uzak bir yere çekmek için Breivik’in planının bir parçası olduğunu anlatıyordu. Ekranın altında ölen çocukların isimleri akıyordu. Jo yine Julie’ye döndü. Bütün bu olanların ardından aklında tek bir soru kalmıştı: Peki ama neden?..

Eylül 2012, edebiyat ödevi

Reklamlar