Uzun zamandır Kızıl Gezegen’deyiz… İnsansız araştırma araçlarımız, bilimkurgu yazarlarımız ve sinemacılarımızla birlikte. Ağustos’ta Hollywood, yeni bir sefer koydu, Total Recall filmiyle hep beraber Mars’a gidiyoruz yine!

Mars’ı herkes bilir. Gece gökyüzüne baktığınızda şanslıysanız (ya da nerede arayacağınızı biliyorsanız) minik kızıl ışığını yakalarsınız. Durduğunuz yerden ortalama 230 kilometre uzaktan gezegeninizdeki sanatçılara ilham verir.

Yalnızca demiroksit (bildiğiniz pas) tozuyla kırmızıya çalan giysisi değil, Güneş sisteminde Dünya’dan sonra sıvı su ve yaşam olasılığı en yüksek kütle oluşu da hayalgücünü gıdıklar. İnce atmosferi, Dünya’nın yüzde 38’i kadar yerçekimi, -140 ila 20 derece arasında oynayan hava sıcaklığı saatte 400 km’ye varan toz fırtınaları, suyun buz kütleleri halinde bulunması insanlar için orada yaşamı biraz zorlaştırıyor olabilir ama “yaşam” dediğiniz de illa ki “insan” formundan olacak diye bir kural yoktur. Aksine, anlatacak öyküsü olana, ekmek kadayıfının üstündeki kaymak gibi gelebilir bu zorluklar.

Usta bilimkurgu yazarı Philip K. Dick’in 1966’da yazdığı “Sizin Yerinize Hepsini Hatırlarız” öyküsünde insanoğlunun üstüne bir koloni inşa ettiği Mars’ı tarif ederken tüm bu zahmetli özelliklerini kullanmıştı. 1990 yılında yönetmen Paul Verhoeven, Total Recall adlı filminde, bu öyküden yola çıkarak Kırmızı Gezegen’e kalkan bir gemiye bindirmişti bizi. Yolculukta biletimiz Arnold Schwarzenegger, Sharon Stone ve Michael Ironside gibi isimlerin yanındaki koltuğa kesilmişti. Aksiyon, entrika, aşk, isyan, akıl ve bellek oyunları derken 113 dakika Mars’ın yüzeyinde soluksuz kalmıştık. Douglas Quaid (Schwarzenegger) sıradan bir işçi, iyi bir eş, güvenilir bir arkadaştı. Bavulunu toplayıp tatile gideceğine, bir “turizm firması”na uğrayıp beynine Mars’ta romantizm ve casusluk sosu eklenmiş, bir tatil anısı paketi yükletmek istemişti. Ekonomik, ekolojik, pratik… Ama işte nihayetinde işler, akıllar, oyunlar karışmış biz de onunla birlikte Kızıl Gezegen’deki insan kolonisinin yoksul mahallesinden başlayan bir isyana sürüklenmiştik.

Mars’ı ve Mars’ın ilk sakinlerini sevmiştik; macerayı da.

Hollywood böyle şeyleri unutmaz; ihtiyaç anında yeniden son piyasaya sürer. Ağustos ayı ortasında vizyona giren Len Wiseman’ın yönettiği, Colin Farrell’ın kafası karışık Quaid’i canlandırdığı, 2012 model Total Recall da bunun son örneği. Bu sefer Kate Beckinsale, Jessica Biel, Ethan Hawk, Bill Nighy gibi oyuncular da eşlik ediyor. İlk filmden bugüne geçen 22 yılda sinema da teknolojik anlamda NASA kadar sıkı bir gelişme kaydetti. Yani öykü eski falan demeyeceğiz, Mars’ı ve Marslılar’ı bir daha seveceğiz; macerayı da…

K. Dick bu filme esin kaynağı olan öyküsünü yazdığında NASA’nın Mars projesi bir yaşındaydı. O günden beri, insanoğlu Mars’ı bayağı bir yokladı. İnsansız araçlar gezegenin üstünde birçok tekerlek izi bıraktı; su, yaşam ve maden aradı ve aramaya devam ediyor. Dünya dışında bir yerde bu kadar insan aktivitesi olur da sinemacılar seyirci kalır mı? İki Total Recall arasında Mars’a Hollywood’dan da epey bir ziyaret gerçekleştirildi. Üstelik bir kısmı camianın ağır toplarıydı.

Ustaların Mars çıkarması

Yaralıyüz, Dokunulmazlar gibi sert şehirli erkeklerin öykülerini anlatan Brian De Palma, 2000 yılında, 60 yaşında gözünü birden o kırmızı noktaya dikti ve toz fırtınalarının şekillendirdiği düzlüklerde geçen tuhaf bir bilimkurgu çekmeye karar verdi. Ustanın bu Mars Görevi (Mission to Mars) adlı filmine herkes burun kıvırdı. Ama Mars’a inen ilk ekibin başına gelen felaketi anlamak ve sağ kalanları kurtarmak için gezegene ayak basan ikinci ekibin önüne zorlayıcı, hatta ölümcül bir bilmece koymuştu. Bilmecenin yanıtı, “insanın içindeydi”… Bunu Marslılar bile biliyordu. Filmi izlememiş olan ve De Palma’ya “yaşlandıkça romantikleşmiş” diyenleri dikkate almayıp da filme bir şans tanımaya karar verenler için konuyu daha fazla derinleştirmemekte fayda var. Tim Robbins, Gary Sinise ve Don Cheadle gibi oyuncuların kırmızı renkli toz toprak ve astronot giysileri içinde parlamalarını görmek bile yeterli olabilir zaten.

Aynı dönemde Marslılar’ın biraz saldırgan oldukları yönünde dedikodular da çıkmıştı. Antony Hoffman’ın yönettiği Kızıl Gezegen (Red Planet) filminde Val Kilmer, Carrie-Anne Moss ve Tom Sizemore ölmekte olan Dünya için bir umut bulmak üzere Mars’a indiklerinde yanlarında insanca sorunlarını, kavgalarını, şüphelerini ve öfkelerini de getirmişlerdi. Orada umduklarından fazlasıyla karşılaşmışlardı… Burası Dünya gibi değildi. “Ben oyuncağımı bozdum, seninkini alacağım” diyen şımarık bir çocuksanız ya da “Benim doğal kaynaklarım tükendi seninkileri sömüreceğim” diyen bir zorbaysanız bu gezegende ödeyeceğiniz bir bedel vardı. Sözün özü, biraz uzun ve dolambaçlı olmasa filmin sözü bir gezegene bedeldi.

John Carpenter, 2001’de Mars’ın Hayaletleri’nde (Ghosts of Mars) benzer bir şeyi daha vahşi, çok daha kanlı, Romero’nun zombilerine saygı duruşu gibi tam da kendine yakışır bir tarzda söylemişti. Natasha Henstridge, Ice Cube ve Pam Grier, Mars’taki bir maden kolonisinden yola çıkan bir trende yolculuk ediyordu. Görev bir suçlunun nakli olunca tehlike malum idi. Ama bu ortama bir de topraklarını sömürgeleştirenlere karşı öfkeli ve insan bedenini ele geçirmek gibi bir huyu olan Marslılar, dikkate değer bir gerginlik unsuru katıyordu. Carpenter’ın pütürlü ve çok baharatlı çorbası bir bilimkurgudan çok kovboy filmini çağrıştırıyordu ama ne gam! Mesaj kaygılı Mars gezegeni tarifi her şekilde heyecanla hatırlanıyor.

Başka bir “Ne işimiz var başkasının topraklarında” öyküsü de Ray Bradbury’nin aynı adlı eserinden uyarlanan üç bölümlük televizyon dizi Mars Günlükleri (The Martian Chronicles) idi. 1980 yapımı bu dizide başrolde Rock Hudson vardı. Ama onun varlığı bile Bradbury’nin nihai üründen nefret etmesini önleyememişti. Kızılderililerle beyaz adamların karşılaşmasının “Şükran Günü” ile başlayıp, hastalık, alkolizm, savaş ve haliyle ölümle sonuçlanan trajik öyküsünün Mars’a uyarlanmış versiyonunun Bradbury’nin istediği kadar sert anlatılmamış olmasının bu duruma katkısı büyük olsa gerek.

Gidenden çok gelen oldu

Mars’ın hem gerçek anlamda hem de sanatsal bağlamda komşu kapısı yapıldığı doğrudur. Ama yine de insanoğlu gitmenin hayalini kurduğu kadar, hatta belki daha da fazla, beklenmedik ziyaretçilerin korkusuyla yaşıyor. Başkalarının gezegenlerine göz dikmekten imtina etmiyor ve belki de bu rahatlığından dolayı, bir gün başkalarının gelip evdeki bulgurdan pay isteyebileceği tedirginliğini yaşıyor. Bu nedenledir ki Dünyalar Savaşı (War of the Worlds, 1953 ve 2005), Bağımsızlık Günü (The Independence Day, 1996), Los Angeles Savaşı (Battle Los Angeles, 2011) gibi henüz yaşanmamış kahramanlık destanları yazıyor. Dünya’nın dışından her gelenin kötü olacağına dair korkusunun saçma olduğunu fısıldayan ET (1982) ve Yıldızadam (Starman, 1984) benzeri iyi uzaylıların öyküleri de kesmiyor. Korkuların yatıştırılmasında belki de mizah en iyi ilaç. Tim Burton’ın tuhaf, saldırgan, absürd, abartılı mizahı mesela… Burton’ın 1996 yılında Marslılar Geliyor! (Mars Attacks) ile yaptığı (ya da yapmaya çalıştığı) böyle bir şeydi. Jack Nicholson, Pierce Brosnan, Sarah Jessica Parker ve Glenn Close gibi ünlü yüzleri toplayıp çılgın bir Marslı işgali anlatarak, korkularımız, kibrimiz, açgözlülüğümüz ve kendimizi beğenmişliğimizle dalga geçme fırsatı yaratmıştı. Ne yazık ki bir tür tuhaf ünlüler geçidine dönen filmden geriye gösteriş merakına yenilmiş yaramaz bir çocuğun birkaç komik fotoğrafı kalmıştı.

Tabii bilimkurguda fırsatlar tükenmez. Neyse ki geceleyin gökyüzüne baktığımızda Mars’ın yüreğimize işleyen yabancı korkusuna merhem olabilecek kırmızı ışığı hâlâ göz kırpıyor…

Yolculuk, Ağustos 2012

Reklamlar