Ayhan Sicimoğlu, Latin All Stars’ın babası, usta denizci, gurme ve daha bir sürü şey… Projesi çok ama bir zamanı, bir teknesi bir de (artık) profesyonel kaptan ehliyeti yok; ama tecrübesi ve enerjisi yeter de artar bile.

Ayhan Sicimoğlu New York’tan gelip Eskişehir’e, ardından İstanbul’daki bir konsere, hemen sonrasında Antalya’daki “Müzikli Gurme Geceler” programına, oradan yine İstanbul’daki bir üniversitenin mezuniyet kutlamalarına, sonra Bodrum’a, sonra da Yazlık Gazino adlı televizyon şovuna koşuyordu… Bu arada bir mucize gerçekleşti ve onu kısacık bir süre için dururken yakaladık. 62 yaşındaki bu perküsyon sanatçısı, radyocu, televizyoncu, gurme ve usta denizci, görüşmemizden hemen sonra yeniden bir uçağa atlayıp hızla olay mahallinden uzaklaştı. Durduğu o kısa anda, Vira Yatçılık’ın Kalamış Marina’daki Zor Kız adlı Delphia 40 tipi Polonyalı güzelinin güvertesinde bir iki kare fotoğrafını çekebildik. O sırada Sicimoğlu, telefonda grubu Latin All Stars’ın bir elemanına önümüzdeki üç gün için bavuluna ne koyması gerektiğini İspanyolca anlatıyordu. Sonra da marinaya kapı komşusu Tatlı Huzur adlı kafede sütlü çayını yudumlayıp, parmaklarıyla sürekli masada ritim tutan ve her an elinizden kaçacakmış gibi duran bu enerji topuyla iki satır sohbet ettik. Bu vesileyle anladık ki rahmetli babasının kendisiyle gurur duyması için ata binmeyi ve güreşmeyi öğrenmek, Akdeniz’de teknesiyle zikzaklar çizerek bir kültür köprüsü inşa etmek, kitap yazmak gibi “rüya” projeleri var. Zamana dar olduğundan şikayetçi ama anlaşılan zaman (ve tabii fizik kuralları) ona torpil geçiyor. Kitabı yazmış bile (Kasım’da okuyacağız); diğer projelerini de gerçekleştiriverirse kimse şaşırmasın.

Aslen Kayserilisiniz ve Adana’da okudunuz, peki deniz bağlantısı nereden?

Fenerbahçe sahilinde beyaz bir köşk vardır. Annemin büyüdüğü köşk işte orası. Babamın büyüdüğü yer de İzmir. Köklerimiz Kayseri’de ama ben buralarda büyüdüm. Fenerbahçe’de bir balıkçının oğlu vardı, Şişman Hasan. 10-12 yaşlarındayız. Onun sandalına yelken taktık. Fenerbahçe’den Moda’ya gidip gelirdik yelkenle.

O kayıktan sonra ilk sahip olduğunuz tekne hangisiydi?

Teknenin adı Atılgan’dı.

Uzay Yolu’ndan mı?

Daha o zaman Uzay Yolu yok. 1940 küsur model bir Amerikan yelkenli teknesinden yapılmış. Denizden anlamayan bir adamındı, her tarafına halı falan kaplamış. Babamın fabrikasından bir araba satıyorduk ona, dedi ki “İşte şu kadar para, üstüne de bu tekne, beğenmezsiniz ama ben bir göstereyim”. Tekne haşat vaziyette. Ben bir gördüm! Haaaaa! Ama beğendim diyemem tabii. İçim gidiyor, sabaha kadar uyuyamadım ve aldım. Rıfat Edin vardır, tekne meraklısı. Şu anda Türkiye’nin en eski kotrasına sahip, 1880 model, Kanat. O da Kanat’ı aldı. Sonra çektik onları yan yana. Muhammed Usta diye yaşlı bir usta bulduk. Bir kamyon kiraladık. Usta İzmit’teki bir tersaneden çıkma tik almaya gitti. Orada gemi söküyorlar. Eski gemilerin ambar kapaklarındaki büyük kalaslar yıllarca güneş altında, sualtında kaldığı için son derece sağlam oluyor. Bunlar Birmanya tikiydi; şimdikiler gibi değil. O adam seçti aldı geldi. Bir elinde hızar, bir elinde keser o iki gemiyle, bir ona bir buna çalışıp inanılmaz bir iş çıkardı.

Ne kadar sürdü?

Sekiz ay, bütün kış. Teknelerimiz “sistership” oldu. Yan yana, ikisini de denize attık. Atılgan’ın adını değiştirmedim. Teknenin adı değişmez. Türkler bu adetleri bilmez. Teknenin adı kız adı olur, erkek olmaz; tekne dişidir. Atılgan galiba aseksüel bir isim. İlk adı olduğunu tahmin ediyorum. Daha sonra Amerika’da modelini araştırıp buldum, aslında Yawl. Gerçi Yawl karakteristiğini kaybetmiş. Yawl’un dümeni ikinci bocun direğinin arkasında olur. Ama bunda sonradan arkaya takılmış. Dümeni orada tuttum, çünkü öbürü daha zordu. Yawl’da bocun direğinin arkasında oturacak yer yoktur. Yanına oturmak gerekir, uzun yolda yorucudur. Otomatik pilot da yoktu tabii. Benim otomatik pilotum Mehmet Kaptan’dı.

Mehmet Kaptan kim?

Marmara Adası’ndan mermer taşıyan bir teknede doğmuş bir adam. Beş yaşından beri denizde, ama yelkeni hiç bilmiyor. Müthiş bir denizciydi. Mesela orada Almanlar demiri tutturamıyor, “Ayhan Bey ya ben şu gavura bir yardım edeyim” der, atlar zodiac’a giderdi. Adamlar şaşırır, ben uzaktan açıklarım, onlar da teşekkür ederdi: “Danke Şön yaaa…” Mehmet Kaptan Yunan adalarında karaya ayak basmazdı. “Düşman toprağına basmam” derdi. Teknenin önünde kendi kamarası vardı, duşu falan. Orada tek başına oturur, hiç görünmez, sonra “Otomatik pilooot” diye seslenirim, gelir, bir takılır sekiz saat.

Öyle hiç gözünü kırpmadan?..

Evet. Dümeni tutar. O zaman GPS de yok. Akıntıyı makıntıyı da hesaplar. Lap diye de bulur. Hiç yanılmaz. Ben ona bir rota çizerim, o hatasız seyreder.

“O kadar yol yapmışken…”

Sizin de kaptan ehliyetiniz var tabii…

Bakın şimdi aldım. Benim profesyonel kaptan ehliyetim vardı zaten. Ama zamanı geçmiş, “Yeniden sınava gireceksin” dediler. O da zor, zaman yok. “Sana amatör alalım” dediler. Şimdi aldım.

Sizi amatör mü yaptılar?

Amatör yaptılar ya. Çok moralim bozuldu. Kısa mesafe telsiz operatörü ve amatör kaptan… Eskiden kartondan kocaman bir ehliyetim vardı. Yat kaptanıydım, profesyonel ehliyetim vardı düşün. Üç gün sınava girip almıştım ama şimdi zamanım yok. O kadar yol yapmışken…

Ne kadar yol yapmışken?

Hiç okyanusu geçmedim ama iki defa okyanusu geçmiş kadar seyir yaptım. Brezilya-Miami, Kadiz-Kanarya Adaları, en son da Guadalup –Martinik’e kadar seyrim var. Akdeniz’i hiç saymıyorum. Pasifik’e gitmek lazım, merak ediyorum.

Neden?

Oradaki adalar hola hola… (Ufak ufak dans hareketleri yapıyor.) En son Marco diye bir arkadaşımın Camomilla adlı teknesiyle Akdeniz’de çok şık, çok havalı bir yarışa katıldım, çok güzeldi. Palermo-Monte Carlo, 500 mil, 5-6 gün sürüyor. Yanlış rota seçtik, rüzgar bitti, Sardunya’da bıraktık. Kaptan ben değildim, ben olsaydım bitirirdik. Gemide bir kaptan olur, ikinci kaptan konuşamaz. Ama Palermo’da bir çaktım Türk bayrağını. Turco! Lap lap rüzgarda. Ne havalı oldum, ne havalı.

Jilet gibi bir denizci

Bu yıl böyle bir projeniz var mı?

Yine yelken planım var, Ramazan’da. Arkadaşlarımı Midilli’ye götüreceğim. Çok severim orayı.

Amatör kaptan ehliyetinizle mi?

Ya sorma. Açma konuyu.

Teknedeki tek kaptan siz mi olacaksınız?

Teknenin sahibi de kaptan, ama belki abisi olarak bana bırakacak kaptanlığı. Bu işte tecrübe konuşur. Okul palavra değil tabii ama asıl tecrübe… Bin rüzgar yiyeceksin, bin tane fırtına atlatacaksın, bin kere demir tutturamayacaksın, bin karaya çıkacaksın ki öğreneceksin.

Nasıl bir denizcisiniz?

Bir limana gelince teknemi bağlarım. “Agent” kullanmayı sevmem. Gümrük mümrük kendi işlerimi kendim yaparım. İlk işim yabancı bir limana girince tıraş olurum. Bembeyaz şortumu, tişörtümü, denizci ayakkabılarımı giyerim. Hepsi temiz olacak, ilk kez giyilecek, boyalı olacak. Bir Türk’ün öyle sakalı uzamış, dağınık tekneden inmesine tahammül edemem.

Teknede müzik yok!

Kayıtlara geçmesini istiyorum: Teknede müzik istemediğinizi söylediniz.

Teknede ilk televizyon nefretim başladı. Babalar çekiyorlar altlarına yatları, denize açılıyorlar, sonra televizyonda dizi, maç seyrediyorlar. Yahu denizdesin, diziyi evde seyredersin. Onun mübalağa edilmiş hali müzik de dinlememek.

Ama şarkı söylemek serbest değil mi?

Evet tabii. Mesela en son güzel seyahatimizde geçen ilkbahar, seneleri karıştırıyorum bak… Peru’dan Ugo Plevisani, İtalya’dan Marco De Grazia, Camomilla’nın sahibi, çok iyi denizcidir, Amerika’dan Tom ve karısı Linda, aramızdaki tek kadın, bir de ben ve kameramanım. Marmaris’ten dön dolaş Patnos’a gittik. Yüksel Yachting bir tekne almış, yeni, 50 ft 0 km’de. Film çekelim dedik, çocukları ayarladım. Ugo’nun takma adı Wiki, Wikipedia’dan geliyor. Her şeyi bilir. Teknede radyo yok, Ugoradio var. O sabah kalkınca önce kültür saati oluyor, konuşuyor. Sonra “History Channel”a geçiyor, tarih konuşuluyor. Ben “Ottoman Empire”dan çakıyorum onlar da “Roman Empire”dan. Arkasından Latin World Music kanalında şarkılar söyleniyor; dümende ritim tutuluyor. Davullarımız da var.

Boş gitmiyorsunuz yani?

Ugo, kongalar getirmiş. Afrika müzikleri, rumbalar, etnik dünya müziği yapılıyor. Sonra politik açık oturum, dünyanın nereye gittiği konuşuluyor. Bir de eskiden logbook tutuyordum. Saat saat yazıyorum işte rüzgar, teknenin durumu, istikamet bilmem ne adası… Sonra yavaş yavaş “gemiyi bağladıktan sonra bakmak lazım bir şey var mı”, sonra “dikkatli olmak lazım hayatta, ama hayat dediğin de zaten nedir ki”… Ama bunu tek başımayken yapardım. Geçen gün onları buldum. Çok komik, Karayipler’deki maceralarımı falan yazmışım.

Seyir defterinizi kitap yapmayı düşündünüz mü?

Bir kitabım çıkıyor Kasım’da. Kısa hikayeler ve denemeler. Bitmek üzere. Bu dediğiniz defteri de koyayım.

Akdeniz’de zikzak yolculuk

Başka yeni projeler de var tabii…

Evet televizyon programı yapıyorum; Yazlık Gazino. Aslında başka bir projem daha var, ama vakit lazım. İspanya’dan yelkenliyle başlayacağım Türkiye’ye kadar, zikzak yaparak Akdeniz’de gezeceğim. Bir İspanya, bir Kuzey Afrika, bir Fransa, bir Cezayir, Sicilya, Tunus, Yunanistan, Mısır, Kıbrıs… Ülkelerin kültürlerini birbirine taşıyacağım, köprü gibi. Her gittiğim ülkede de tekneye bir aşçı gelecek yemek yapacak. Sicilya’da bir aşçı “Çok güzel bu guturru” diye bir yemek getirdi; guturru dediği bulgur çıktı. Tunus’tan araklamışlar. Hepsi aynı.

Kerem Görsev şahane yemek yaptığınızı söylemişti. Teknede yemek yapmak ayrı bir mesele herhalde.

Tekne yemeği şudur: Bayatlayacak malları önce tüketeceksin. Her şeyi, kurumuş ekmeği bile değerlendireceksin. Oradan artanı buraya katacaksın. Bir de şarap vardır tabii. Ben hayatta rakı içmem. Gerçi sonbaharda İtalyanlar’la çıktığım bir gezide Marmaris’ten rakı aldık ama yeşil üzüm. Meis’e gittik. Kimse yoktu. Yolda da Türk balıkçılara bordoladım, koca bir balık verdiler, para da almadılar. Meis’te Lazarrus diye bir lokantada mutfağa İtalyanlar girdi, acayip bir balık ızgara yaptılar. Bir de Almanlar geldi, demirledi. Onlara da ikram ettik. Adamlar kabul etmedi. “Naaayn!” Çok balık var, lokantacı yedi, karısı yedi, kaynanası yedi ama Almanlar geri çevirdi. Ağırıma gitti işte, gece uyuyamadım ya. Neyse işte orada o rakıdan çok zevk aldım.

Yemekle müzik nasıl gidiyor?

Mesela yarın (22 Haziran) Antalya’da müzikli gurme geceler yapacağız. Oradaki şeflerle menü hazırladım, oteldekilerle birlikte interaktif yemek yapacağız. Bizim Kübalı Carlos’a mojito yaptıracağım, bizim tromboncu çok iyi aşçı…

Grubunuzu bunu da hesaba katarak mı kurdunuz? Hem iyi müzisyen olsun, hem iyi yemek yapsın…

Birini iyi yapan ötekini de iyi yapıyor. Gusto meselesi, müzik de gusto meselesi… Ondan yemekleri yaptıktan sonra beraber yiyeceğiz, müzik çalacağız. Bundan üç tane yapacağız. Bu sefer ilgilenemedim, aşçıların menüsünden seçtim. Bir dahaki sefere kendim yapacağım menüyü de. Ama zaman yok.

——

Onunla denize açılsak ne yerdik?

Öğle yemeği

Gündüz soğuk domates soslu bir alfredo ya da alcrudo yapardım. Domatesleri çiğ soyardım. Onları bir tencereye koyardım, içine de sızma zeytinyağı, çekirdeklerini çıkarıp ikiye kestiğim siyah zeytinler ve üzerini bıçakla çizdiğim çok büyük sarımsaklar eklerdim. Bir parça tuz, belki biraz da kapari. Ama kapari sert bir şey o yüzden fazla değil. Sonra üzerine streç film geçirir, tencereyi güverteye güneşe koyardım. Spagettiyi, paketin üzerinde kaç dakika diyorsa ondan bir dakika az haşlardım. Temizse deniz suyuyla haşlardım. Akdeniz’in tuzu çok geliyor, bir bardak deniz suyuna üç bardak tatlı su olur. Marmara’nın suyu olmaz. Makarnayı asla soğuk sudan geçirmezdim. Sonra sosu üstüne dökerdim. O domatesler güneşte piştiği kadar, ılık olacak.

Yanına buz gibi bir de roze olabilir. Hatta içine buz bile koyabilirsiniz. Biraz da sulandırmış, hafifletmiş oluyorsunuz.

Akşam yemeği

Akşama bir ahtapot yapardım. Ahtapotu hiç dövmenize gerek yok. Merak etmeyin hiç sert olmaz. Çünkü şöyle yapardım: Bir büyük soğanı dörde bölüp, mümkünse kalın bir tencereye koyardım. Bir ahtapotu kafasını ters çevirip temizler, öyle derisiyle falan olduğu gibi lap diye tencereye atardım. Su, yağ yok; biraz defne yaprağı. Altını harlı açıp, önce kirli çamur gibi su bırakır, o suyu dökerdim. Su bırakmaz hale gelince altını kısardım. Yumuşayınca ahtapotu çıkartıp dilimler, yağda çevirirdim. Sonra domates ve yeşil soğanları atardım. Onları fazla öldürmezdim.

Yanına beyaz ya da fresh kırmızı. Soğuk içilebilen taze Fransız şarapları vardır; öyle fanfinfon değil, sofra şarabı. Şarap illa oda ısısında içilecek diye bir kural yoktur.

Motor, Boat & Yacthing, Temmuz 2012

Reklamlar