Sevimsiz bir cuma idi. Kafe ofisler bile dar gelmişti.

Bahariye Caddesi’nin güneşli banklarından birine bağdaş kurdum. Kulağımda telefonumun alfabetik sıraya dizdiği müzik listemi döndürmeye başladım. Bir deste A4’ün üstüne devrilmiş, hiç bilmediğim bir konuda yığınla bilgiye bakmaya başladım; acilen hepsini öğrenmeli ve acilen başka bir A4’e meraklısının anlayacağı bir sırayla dizmeliydim.

Güneş altında, yanı başımda bir bardak kahve, bir saat okudum. Emekli teyzeler ve amcalar yanıma oturdu zaman zaman; konuşası geldi her birinin. Onların bankasının karşısındaydı bu sefer bank ofisim; elbette haklarıydı “bu güzel, güneşli günden” bahsetmek ama benim de ofisimden kafamı kaldırasım yoktu hiç. Tersime denk gelmişlerdi, misafir ağırlamak istemiyordum işte…

Sonra okunacak her şey bitti. Böyle durumlar için sakladığım Sudoku kitapçığım da günü geçirmeye yetmedi. Emekli teyzelerin ve amcaların bankasının hemen yanındaki sinemanın afişlerine baktım dalgın dalgın. Astigmat gözlerim bu mesafeden sadece karışık fotoğraflar ve biraz da filmlerin isimlerini görüyordu. (Utanarak söylüyorum, eğer vizyon filmlerine bu kadar uzak düşmemiş olsam gözlerim onları tanımama engel olamazdı.) Birinin ismini bir yerlerden duymuştum (Şahane Misafir), ötekinde ışığa doğru bakan adamı tanıyordum (Yeraltı), bir başkasının üç boyutlu, gürültülü bir katliam vaat ettiğini anlayabildim ancak (Titanların Öfkesi), alaycı kuşu alev almış kızı (o kızla aynı yaşta bir kızım olması vesilesiyle) görmüştüm zaten (Açlık Oyunları)… Işığa ve katliama bakacak gücüm olmadığına göre az gören gözlerimin kılavuzluğunda Şahane Misafir’i seçtim. Şans benden yanaydı, film başlamak üzereydi. Biraz bekletecek olsa vazgeçerdim sanırım; biraz daha bekleyecek olsam her şeyden vazgeçmenin sınırındaydım sanki…

İlk Ferzan Özpetek deneyimimdi. Ondan bu yaşıma kadar neden uzak durduğumu bilmiyorum. Nihayetinde bir Nuri Bilge Ceylan değildi benim için. Sadece kaygılı bir İtalyan olduğuna dair bir önyargım vardı galiba.

Ah önyargılarımı seviyorum! Ama daha çok önyargılarımın gözlerimin önünde utanmazca yıkılmasını seviyorum… Bir de anti-depresan etkisi yapan filmlere karşı zaafım var.

Kruvasan gibi bir sinemaymış meğer Özpetek’inki. Gecenin loş serinliğinde yapılan, sabahın tatlı sersemliğinde tüketilen, keskin değil ama doyurucu, sakinleştirici, güne hazırlayıcı, romantik, neşeli bir şey… Öyküsünü anlattığı, oyuncu olma hayali kuran ama aslen kruvasan yapan Pietro (Elio Germano) gibi biraz da; kafası karışık, hayalperest, hafifmeşrep, takıntılı… Bana bahar güneşinin, filtre kahvenin, Kadıköy sokaklarının yapamadığını yapan bir şey; zararsız, düşük doz sakinleştirici bir sinema. İnsana yönetmenin diğer dokuz filmini bilmeden böyle iri, iddialı laflar yazma cesareti verebilecek bir olgunluk hissi taşıyan bir bakış.

Filmin sarı-kahve karelerine ve loş öyküsüne gömülü soluk büyünün beni bu derece etkilemesinin bir nedeni de muhtemelen “misafir ağırlamak istemediğim” bir günde misafir gelip beni efsunlamış olması. Bu nedenle zaten bir türlü tam beceremediğim “tarafsız yaklaşım” kısmını pas geçiyorum. Ama filmin keyifle çekilmiş, mizahla süslenmiş, zaman zaman gergin (hatta bazen ürkütücü), utanmadan kodlara, klişelere başvurmuş olduğunu söyleyerek tarafsızlığın gri zeminine tutunabilirim yine de. Sanırım Özpetek “yüksek sinema sanatı” söz konusu olduğunda hafife alınabilecek bu tercihleri, muhtemelen daha fazla bilet satmak için yapmamış. Bir sözü var ve anlaşılsın istiyor.

Filmi izlediğim salondaki üç kişinin üçünün de farklı bir söz duyduğuna eminim. (İşin güzel tarafı da bu.) Benim duyduğum “finzione” idi; bir de “realta”. İlki “hayal, illüzyon” (ve kanımca “kurgu” kelimesiyle de akraba) iken, ikincisi “gerçek” demek.

“Hayal, hayal”… “Ne hayali, gerçek”… İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalya’da Direniş’e gizlice destek veren bir tiyatro kumpanyası için ne şahane bir parola. Tam da hayal ile gerçek arasındaki netlikle oynayan, kendi özgün alan derinliğini yaratan bir sinemacıya yakışır bir parola. Söylediği her söz “gerçek”miş gibi pazarlama eğilimindeki Hollywood sinemasına karşı bir illüzyonun peşinde koşan birilerinin olduğunu görmek de iyi geliyor insana.

Böyle bir sinemacının anlattığı öykünün bütününde benzer ikili atraksiyonlar olması da normal sayılır herhalde. “Magnifica Presenza” (Şahane Misafir de denebilir tabii ama Şahane Varlık da güzelmiş) Pietro için kiraladığı evde yaşayan hayaletlerden oluşan tiyatro kumpanyası iken, kumpanya için de Pietro muhteşem bir varlık (misafir). Ayrıca Pietro’nun hem aklından biraz zoru var hem de algıları açık (empatik demek istemedim ama öyle bir şey); haydi hayalgücü geniş daha yerinde. Yani genç oyuncu/kruvasancı gibi, izleyici de iki uçta kararsızca salınmaya terk ediliyor. Tıpkı sokakta dövülen travestinin iki yüzüne, iki yaşamına tanık olduktan sonra arafta bırakıldığımız gibi… Tiyatrocu hayaletler de arada bir yerde sıkışmışlar, Pietro’nun evinin karşısındaki kafedeki kızlar da… Özpetek’in anlatmayı seçtiği (hayalini kurduğu) öyküde hemen herkes, en günlük, en olağan halleriyle bir şekilde arada asılı sürdürüyor “yaşamını”. Yaşamın arafta sürdüğüne kani oluyor seyirci; “normal”in bu olduğunu fark ediyor. Yalnızca transeksüellerin çalıştığı bir kostüm atölyesi dışında, bu araf tarifinden korkmaya gerek olduğuna dair hiçbir ipucu yok.

Galiba bir tek çatlak kuzen Maria tüm ikilemlerini aşabilecek kadar yetenekli bir hayatta kalma ustası. O da sık sık arada kalıyor ama her seferinde kendi çözümünü üretiyor. Ah bir de (çatır çatır İtalyanca konuşan Cem Yılmaz’ın can verdiği) Yusuf Antep’in oğlu var ama o konuya girmeyelim ve filmin tek gözyaşı sahnesine taş koymayalım.

Bir de uyarım var: Film, tatlı bir ritimle tahmin edilebilir sonuna doğru giderken aceleyle bitiveriyor. Özpetek sanki “İyi ki geldiniz, yedik, içtik, eğlendik ama bu kadar misafirlik yeter, haydi artık evinize gidin” diye kovalıyor izleyicisini. Bir de diyor ki “Bütün bunlar hayal hayal”… Sonra da krediler akarken, bol miktarda Sezen Aksu eli değmiş soundtrack eşliğinde misafirlerinin arkalarında bıraktığı dağınıklığı topluyor. İzleyiciye de kapı eşiğine koyduğu ayakkabılarını giyip sessizce gitmek kalıyor…

Reklamlar