Willem van Tuijl Honduras’ta teknelerine çıkan korsanlar tarafından vurulup tekerlekli sandalyeye bağlandığında 13 yaşındaydı. Olayın üstünden tam 12 yıl geçti. Koca adam oldu, yakında gazeteci çıkacak, ama ne ailesi ne de kendisi okyanus sevdasından vazgeçti.

Jacco ve Jannie van Tuijl çelik kotra armalı, karpuz kıçlı 44 feet’lik (13.41 metrelik) bir “yeni hayat” inşa ettiler. Adına da (Jacco’nun Türk annesinin anısına) Hayat dediler. Hayalleri, minik oğulları Willem’le birlikte bu mavi gezegeni dip bucak gezmekti.

Dünyada tek değillerdi; teknede yaşayıp, kıyıları keşfe çıkan, orta sınıf, mutlu ailelerden sadece biriydiler. Dahası Jacco’nun babası eski bir denizciydi ve Jacco da petrol ve gaz boruları taşıyan gemilerde ikinci kaptanlık yapmış, okyanusun tuzunu tatmıştı. Jannie ise felçli hastaların bakımı konusunda uzman bir hemşireydi ama Jacco daha ilk tanıştıklarında küt diye “Yelken yapmayı sever misin” diye sorunca, o da öğrenmek için yanıp tutuştuğunu söyleyivermişti.

İki yıl ailecek Hayat’ta yaşadılar ve bölgede yelken açtılar. 1995’te Hayat denizde güvenilirliğini kanıtlamıştı çoktan. Van Tuijller de okyanus planları yapacak kadar hazır hissediyorlardı kendilerini. Willem sekiz yaşındayken evi ve arabayı satıp tedirgin ama heyecanla kıyıların güvenliğinden uzaklaştılar. Hesaplarına göre ellerindeki para onları 4-5 yıl okyanuslarda tutmaya yetecekti. Yılda 10 bin dolarlık bir bütçeleri, bir kutu kitapları ve ortak bir tutkuları vardı.

Patagonya’yı seçen çocuk

Önce Kanarya ve Cape Verde adaları üstünden Atlantik’i geçtiler. Sonra Güney Amerika’nın doğu kıyısından güneye yöneldiler. Patagonya ve sonra Pasifik Okyanusu… Aşağı yukarı Macellan’ın izinden gidiyorlardı.

Jannie hem tayfa, hem anne hem de öğretmen olmuştu. Willem dersleri kaynatmak için oltaları kontrol etmeyi bahane edebildiği bir okulda okuyordu. “Arkadaşsızlık sorunum da yoktu. Yaşıtlarımın eksikliğini hissetmiyordum ve benden (hiç çocuk, çok doğa) Patagonya ile (çok çocuk, hiç doğa) Karayipler arasında seçim yapmamı istediklerinde hiç düşünmeden Patagonya’yı seçtim” diye anlatıyor o dönemi Willem. Hâlâ kararının doğruluğundan emin, zira Patagonya’nın dünyanın en güzel yeri olduğunu düşünüyor.

Denizci dostlarının ısrarıyla amatör telsiz lisansı almak üzere Amerikan Guam’ında beş hafta konakladılar. Bunun hayat kurtaracak bir karar olduğunu sonra anlayacaklardı. Ekvator’un güneyinden Pasifik’i aşıp, Yeni Zelanda, Güney Kore, Japonya’ya uğrayıp Alaska’nın Gulf Stream’le ısınan Kodiak adasında Hayat’ı bir yıl kadar bakıma çektiler. Willem de bu vesileyle okul yüzü gördü ve bir sürü arkadaş edindi.

Yolculuğun bu durağında ekibe Ketchicat isimli bir Siyam kedisi de katıldı ve 1999 yazında dümeni güneye çevirdiler. Panama Kanalı’nı geçip yolculuklarının son ve en uzun ayağına başladılar. Arkalarında yaklaşık 40 bin deniz mili bırakmışlardı.

Hayat’ta ölüm kokusu

28 Mart 2000’de geceyi geçirmek, biraz yüzmek ve balık avlamak üzere Mosquito Sahili’ne 50 deniz mili mesafede, Honduras’la Nikaragua arasında tartışmalı bir sınır bölgesi sayılan Half Moon kayalıklarındaki koyda konaklamaya karar verdiler. Akşamüstü çapayı sallamışlardı ve baba oğul Avon botu indirip balığa çıkmıştı. Koyda onlardan başka iki tekne daha demirliydi.

Bir saat sonra Hayat’a bir balıkçı teknesi yanaştı. Jannie bu tip ziyaretlere alışıktı; koylarda yerel halk, taze meyve, sebze satmak ya da giysilerinin yıkanması gibi hizmetler teklif etmek ya da sigara, bira gibi bir şeyler istemek üzere yaklaşırlardı. Nikaragualı olduğunu söyleyen dört ziyaretçisine su ikram etti. Adamlar karşılığında ağların arasından tüfeklerini çıkararak teşekkür ettiler ve tekneye zorla çıktılar.

Uzaktan yanlış bir şeyler olduğunu fark eden baba oğul motoru çalıştırıp hızla tekneye yöneldiler. Sonrası hızlı ve gerilim dolu bir macera filmi gibi…

Önce bir korsan havaya uyarı atışı yaptı. Dümene bağlanmış haldeki Jannie “Geri dönün” diye kocasına bağırdı. Adamlardan biri “Buraya gelin” diyordu, öteki “Uzak durun”… Ardından bota ateş açtılar; bir kurşun Willem’in sağ kalçasından girip, iki böbreği ve omurgasından geçip vücudundan çıktı, kauçuk botu deldi. Baba oğul denize düştüler. “O an fark ettim ki ayaklarımı hareket ettiremiyorum; felç olduğumu biliyordum” diye anlatıyor Willem, “ve her şeyden çok denizi kırmızıya boyayan kanımın köpekbalıklarını üstümüze çekeceğinden korkuyordum.”

Korsanlar teknelerine atlayıp üstlerine sürdüler, aralarında tartışıyorlardı, bir tanesi maçetesini çekmişti. Jacco “Katiller” diye bağırıyordu. Nihayetinde bir şekilde korsanlar uzaklaşmaya karar verdi. Jacco oğlunu tekneye kadar taşıdı. Jannie oğlunun kanamasını yavaşlatmak için çırpınırken, Jacco motoru çalıştırdı ve amatör radyo ağından yardım çağrısı yapmaya başladı. 14,343 MHz frekansında20 metrebandında biri Florida, öteki Connecticut’ta olmak üzere iki telsizciye ulaştı. Onlar da ABD hava kuvvetleri ve Honduras’taki bir askeri üssü harekete geçirmeyi başardı. Sonraki 72 saatte 12 farklı amatör telsizci de 13 yaşındaki Willem’in kurtarma operasyonu için telsiz başında çalıştı. Beyaz Saray’a bile haber uçmuştu. Bu esnada Hayat, 90 deniz mili uzaktaki Puerto Lempira limanına doğru hareket halindeydi. Koyda demir atmış teknelerden biri de onlara eşlik ediyordu. İki tekne de korsanlara görünmemek için karanlıkta yol alıyordu.

Nihayet bir sahil güvenlik teknesi Willem’i ve annesini devralıp hızla hastaneye yetiştirdi. Gereken müdahalenin bu hastanede yapılamayacağı anlaşılınca (arada taksi olarak da işletilen) bir ambulansla havaalanına götürülen çocuk bir Amerikan askeri helikopteriyle La Ceiba’ya ulaştırıldı. Willem vurulduktan 20 saat sonra uzman doktorların ellerindeydi. Daha sonra Jannie, “Oğlumun öleceğini düşünmüştüm” diye itiraf edecekti; nihayetinde o tecrübeli bir hemşireydi. “Ölüm döşeğindeki hastalar gibi kokuyordu.”

Willem herkesi şaşırtarak yaşadı. La Ceiba’daki ameliyatta iki böbreği de kurtarıldı. Ama zarar gören omurgası için yapılacak bir şey yoktu. Artık yürüyemeyecekti. Ameliyat sonrası bakım için Dallas’taki Çocuk Hastanesi’ne nakledildi. Çocuğun bakım masraflarını karşılamak için telsizciler bir kampanya düzenlediler.

Saadet’e giden yol

Polis soruşturması yapılmadı; korsanlar hiç mahkemeye çıkmadı. Hayat, Miami’de satıldı ve van Tuijl ailesi karada yaşamak üzere Hollanda’ya dönüp bir apartman dairesine yerleşti. Willem tekerlekli sandalyesiyle kendi başına okula gidip gelmeye, hatta tenis oynamaya başladı. Willem’in dediğine göre Jannie bir mutfağı olmasına hiç alışamadı. Jacco daha sonra verdiği bir röportajda, “Bir evde yaşamak hiç istememiştik. Yelken bizim hayatımızdı” diyor.

O trajik olaydan 12 yıl sonra, bugün Willem üniversite öğrencisi, gazetecilik okuyor. Roma’da geçirdiği son ameliyatla her geçen yıl artan ağrıları büyük ölçüde nihayet dindi. Willem “Annemle babam o ameliyattan sonra tüm zamanlarını tüketen bir sıkıntıdan kurtuldular ve yeniden hayal kurmaya başladılar” diyor. Oğulları gece gündüz, düşlerinde denizin çağrısını duyduklarını söylüyor.

Maaike-Saadet işte bu çağrıya van Tuijl usulü bir yanıt. O bir Bestevaer 53. Jocca’nın bir yelken dergisinde taslaklarını ilk gördüğü anda aşık olduğu bir Gerard Dykstra tasarımı. Bir okyanus yolcusu. Ama onu benzerlerinden ayıran bir iki numarası var.

Willem, ailesiyle birlikte yeniden denize açılmak isteyip istemediği sorusuna hiç düşünmeden evet deyince, van Tuijller soluğu Dykstra’nın ofisinde alıyor. Tekerlekli sandalyedeki oğullarının ihtiyaçlarına uygun olarak teknenin tasarımı elden geçiriliyor.

Öncelikle yan güvertelerde sandalyenin hareket edebilmesi için teknenin eni genişletiliyor. Willem kokpite sandalyesiyle ulaşamıyor hâlâ ama kendini vinçlerden birine çekecek kadar yaklaşıyor; sandalyesini birisinin indirmesi gerekiyor. Sandalyenin rahat hareket edebilmesi için teknedeki halat donanımı da modifiye ediliyor.

Teknenin eni genişletilince başka tasarım değişiklikleri de gerekiyor. Örneğin dümen palasının dengesi özgün tasarımdan farklılaştırılıyor. Ama tamamen hidrolik sistemle yukarı çekilebilen hareketli salmanın Willem’le ilgisi yok; o Jacco’nun hayali. Özgün tasarımdaki bir özellik, teleskopik dümen yekesi kokpitte yer açtığı için ekstra bir kolaylık sağlıyor. Ayrıca sandalyeyle kokpitte manevra yapılabilmesi için masa sabit değil.

Alt güvertede Jacco tekne tasarımı yeteneklerini konuşturuyor. Tüm iç mekan yeniden yaratılarak hareket için daha fazla alan yaratılıyor. Güverteye inişteki tamamen normal görünen kapının ardında iki çelik ray ve halkalar saklı. Kabine tekerlekli sandalyeyi indiren bu asansör basit bir uzaktan kumandası da olan küçük bir elektrik motoruna bağlı.

Teknedeki tüm kapılar sandalyeden az geniş;70 cm. Bazılarında Willem’in kendini çekebilmesi için fazladan kollar var. Banyosuna yerleştirilen kolçaklı bir sandalye de Willem’in duş almasına olanak tanıyor.

Maaike-Saadet genişletilen gövdesiyle daha yavaş bir hanım ama genellikle bu tasarımlarda aranmayan konfor ve dengeye sahip. Van Tuijl ailesi bütün bu değişiklikleri, fok topluluklarının tembellik etmeyi sevdiği Hollanda’nın Waddenzee bölgesinde test etme fırsatını hiç kaçırmıyorlar. Hafta sonu gezmeleri için yeterliliğini kanıtlayan tekne, daha büyük düşlerin önünü açıyor. Willem “Sadece Ijsselmer’de gezeceksen ya da Kuzey Denizi’nden İngiltere’ye yelken açacaksan bir okyanus teknesine sahip olmanın anlamı ne ki” diyor.

Yani yine gidecekler… Hayat’ta yaşadıklarından cesaret alıp tutkularına sıkı sıkı sarılmak ne büyük bir Saadet.

************

Hayat ve Saadet’in sırrı

Jacco’nun babası Mersin Limanı inşaatında çalışırken Nurhayat Hanım’la tanışıyor; birbirlerini sevip evleniyorlar. Jacco İskender van Tuijl, Mersin’de dünyaya geliyor. Çift kısa süre sonra Hollanda’ya yerleşiyor. Jacco oğluna (aynı kendi ebeveynlerinin yaptığı gibi) iki isim veriyor; her isim bir köküne işaret ediyor: Willem İskender. “Ailem ismimde Türk kökenimden de bir parça taşımamın iyi olacağını düşünmüş” diyor Willem. Her ne kadar Türkiye karasularında hiç yelken açmamış da olsa Jacco ilk teknesine de Türkçe bir ismi uygun buluyor, annesinin adını. Adı dünya turu yapan bir yelkenliye verilen
kadın Nurhayat van Tuijl (bugün 72 yaşında) ise Willem’in dediğine göre ancak hiç rüzgâr yoksa tekneye binmeyi kabul ediyor. Maaike Saadet’in de ilhamı ailenin kadınları. Maaike, Jannie’nin kızkardeşinin, Saadet ise Nurhayat’ın rahmetli kızkardeşinin isimleri.
Willem hiç Türkiye’ye gelmemiş ama ailesinin yolu bir kez İstanbul’a
düşmüş. Yol haritanızın çok mu uzağına düşüyor buralar, diye sorduğumuzda Willem şöyle yanıtlıyor: “Türkiye’yi görmek çok istiyorum. Hele teknemize atlayıp gelmek çok iyi olurdu. Gerçi şimdilik öyle bir planımız yok ama yarının ne göstereceğini kimse bilemez.”

********

Tekerlekli denizciler

Alan F. Troop, Miami

Surf yaparken boynu kırılan Troop, tekerlekli sandalyeye mahkum olmadan önce de yelkenciydi. Kazadan sonra bir daha denize açılamayacağını düşünerek Hobie Cat’ini sattı. Fizyoterapisti bir yelkencilik programı başlatınca bir cesaret denize döndü. İlk buluşmada 16 Footluk katamarana kucakta çıkarılmak ona çok ağır geldi ama kıyıdan uzaklaşıp rüzgarı yüzünde, tuzu dudaklarında hissetmeye başlayınca neşesi yerine geldi. “O gün hayatım yeniden değişti. Bir kurban gibi yaşamak yerine hayata katılmaya karar verdim” diyor.

“Bu halimle Keys’de şnorkelle daldım, Cayman Adaları’nda parasailing yaptım, Nassau’da kumar oynadım ve Maui’de helikopter kullandım. Ama yelken benim ilk aşkımdı.” Sonunda ideal bir 21 footluk buldu, tabanı tekerlekli sandalye için mükemmel, birkaç teknik müdahaleyle insanın ayaklarını yerden kesecek bir tekne: Nautical Wheeler.

Bugün fantastik roman serileri yazan Troop, “Artık anlıyorum ki hayatımı nasıl yaşayacağımı rahatsızlığım değil, ben belirlemeliyim” diyor.

***

Ame Barnbrook, Victoria

Barnbrook, Phocoamelia hastası; doğuştan iki kolu, bir bacağı yok ve sol bacağının yalnızca yarısı ve üç parmağı var. Hayat dolu bir kadın, üniversitede müzik okudu, trompet çalıyor ve 7 yaşından beri yelken yapıyor. 1996’da 8 yaşında ilk ulusal yarışına katılan Barnbrook bugün dünya klasmanında bir yelkenci. Belli ki evindeki dolabını doldurulan ödüller yetmiyor ki, dediğine göre gözünü Londra Paralympic’teki kürsüye dikmiş.

***

Daniel Fitzgibbon, Queensland

1976 doğumlu Fitzgibbon, beş yaşından beri yelken yapıyor ve 14 yaşından beri de Queensland Kraliyet Yat Filosu üyesi. 21 yaşında yat limanında iskeleden kayıp düşüyor, kafasını deniz tabanına çarpıyor ve boynu kırılıyor. Kaza sonrası boynundan aşağısının tutmaması Fitzgibbon’ı durdurmuyor; önce 2004’te Engelli Yelkenciler Dünya Şampiyonası’nda kendi kategorisinde birinciliği yakalayıp son hızla yeni yarışmalara yelken açıyor. Çevresinden bütün istediği onu bir denizci olarak kabul etmeleri. “Araba kullanamıyor olabilirim ama yelken kullanıyorum. Ve dünyanın yüzde 70’i su.”

Motor Boat & Yachting, Nisan 2012

Fotoğraf: B. Kolthof – Yacthing World

Reklamlar