Perihan Özcan

Şaşkındı. O güne kadar vaktinin büyük bölümünü dört duvar arasında, bir yazı masasının başında geçirmişti. Pek fazla insanı almadığı dünyasının sükûnetinden uzaktı. Gazete sütunlarından, televizyon programlarından aşina olduğu bir “coğrafya”ya ayak basmıştı. Stüdyolara giriyor, partilere katılıyor, film afişlerinden tanıdığı yıldızlarla yan yana fotoğraflar çektiriyordu. “Zengin erkeklerle güzel kadınlardan ve bunların hiçbiri olmayanlardan oluşan bir sürü”nün barındığı bir “kale”deydi. İsmi “Hollywood” olan bu tekinsiz kalede, evvelce duyduğu ama hiç kullanmadığı bir dil konuşuluyordu. İhtişamlı evlerde verilen davetlerde hava seks kokuyor ve  genellikle iş anlaşmaları bu hava teneffüs edilerek yapılıyordu. Seks Hollywood’da parlak başarıların sıradan bir ödülüydü ve iktidarı elinde bulunduranlar diledikleri kadını “yatağa atma hakkı”na sahiplerdi. İstisnalar kaideyi bozmuyordu.

Ait olmadığı dünyada olup bitenleri sessiz bir ilgiyle izliyordu Arthur Miller. Hollywood’a yönetmen arkadaşı Elia Kazan’la birlikte üzerinde çalıştıkları Kanca için gelmişti. Keyfi pek yerinde değildi. Çünkü yapımcı, senaryoda değişiklik yapmasını istiyordu. Arthur ise New York liman işçileri ile sendika arasındaki mücadeleyi, komünistlerle işçiler arasındaki bir ihtilafa dönüştürmemekte ısrarlıydı.

Yüzlerin asıldığı bu günlerde Kazan, onu As Young As You Feel filminin setine götürdü. Arthur, o gün stüdyonun kapısından içeri girerken, bir süre önce sorgulamaya başladığı heyecansız hayatında yeni bir sayfa açıldığının farkında değildi.

İlk kez o gün gördü Marilyn’i. Filmin bir sahnesine girmek üzereydi. Üzerinde yırtmaçlı, kısa, siyah bir elbise vardı. Topuklarını ayak başparmaklarının hemen önüne koyarak yürüyor, bu yürüyüş kalçalarının kameranın istediği biçimde salınmasına neden oluyordu. Bu salınım Arthur’a neredeyse komik gelmişti. Ama çekim arasında tanıştığı Marilyn’in elini sıkarken bedeninin aldığı biçim de içini titretmeye yetmişti.

Fakat Marilyn, onu asıl Pulitzer Ödülü kazanmasının ardından verilen partide altüst etmişti. Kazan’ın acil bir işi çıktığı için Marilyn’i alma görevi ona kalmış ve Arthur salona gecenin en güzel kadınıyla birlikte girmişti. Orada bulunan bütün “hanım hanımcık” aktrislerin, önemli adamların eşlerinin aksine Marilyn kısacık ve daracık bir elbise giymişti. Bütün erkeklerin gözü onun bedenindeydi ve tartışmasız Marilyn “salondaki en güzel vücut”tu. Ama garip bir biçimde “yeryüzünde tek başına kalmış gibi” yalnız ve korunmaya muhtaç bir hali vardı.

O geceden sonra Kazan, Arthur ve Marilyn sürekli beraber gezen bir üçlü oldu. Arthur, arzuladığı kadının, ‘kariyerinde ilerlemesi için kendisine yardımcı olan’ Kazan’a bedeniyle teşekkür etmesini sorun etmedi. Kazan, asla “evlenilecek bir kadın” olarak görmediği Marilyn’in dikkatinin Arthur’a yönelmesinden memnundu. Marilyn ise kendisini arzulayan iki ‘ünlü’ ve ‘güçlü’ erkeğin arasında mutlu görünüyordu.

Arthur korkuyordu ama. Aralarında bir şeyler olabileceğini hissettiği anda, Kaliforniya’dan uzaklaşması gerektiğine karar verdi. Yapımcıyla olan randevularına şaka olsun diye yanlarında sekreter olarak götürdükleri Marilyn’e bakarken fark etmişti çünkü “o kadını ümitsizce istediğini.” Uçağa binerken onu yanağından öpmesine çok şaşırdı Marilyn. Arthur gitmek için acele ediyordu. Çünkü kendi içindeki doyumsuz çocuğun bir benzerinin, Marilyn’in içinde de sabırsızca beklediğini hissediyordu.

Yanılmıyordu Arthur. “Büyük bir yıldız” olmak istiyordu Marilyn. Daha sekiz yaşındayken, ‘Norma Jean’ olduğu günlerde, annesinin arkadaşı ‘Grace Teyze’ sokmuştu bunu onun aklına. İleride Jean Harlow’a benzeyeceğini dinlediği hafta sonu toplantılarında Norma Jean, Grace Teyze’nin arkadaşlarının emirlerini itaatle yerine getirip şuh kadın pozları verirken, aldığı alkışlar gururlanmasına neden olmuştu.

İşleri kimsesiz veya terk edilmiş çocukları kiliseye kazandırmak olan bir çiftin elinde büyümüştü Norma Jean. Arada bir gördüğü annesi nedense varlığından memnun değildi. Bir fotoğrafından Clark Gable’a benzettiği kimliği meçhul babası hakkında kimse bir şey anlatmamıştı. Annesinin ruhsal bunalımlarını onaylayan hekim belgesi, Grace Teyze’yi onun vasisi yapmıştı. Ama vasisi de söz vermesine rağmen onu yetimhaneye göndermişti. Ömür boyu kurtulamayacağı aldatılma, terk edilme, kandırılma, kovulma kuşkuları işte o zaman içine yerleşmişti Norma Jean’in.

Yetimhanede, Grace Teyze’nin kocasının tacizine uğradığı evde ve başka evlerde, erkenden genç kız olmuştu Norma Jean. Henüz on ikisindeyken on yedisinde gibi görünüyordu. Bir okul anketinde, erkeklerin çoğunun sarışın kadınlardan hoşlandığı sonucu çıktığında “Ne yapalım” diye yazmıştı okul gazetesine, “biz de buna göre hayaller kurarız.”

Hakikaten buna göre hayaller kurmuştu. Gerçi on altısında komşu oğlu Jim’le evlendiği sırada saçları koyu kumraldı. Ama önemli değildi bu. Saçlarının rengini değiştirecekti. Aynı şekilde, İkinci Dünya Savaşı patlak verdikten ve Jim orduya katıldıktan sonra yaptığı işleri de bir gün bırakacaktı. Sonsuza kadar uçak parçalarını cilalayacak, paraşüt katlayacak değildi ya… Nitekim orduya tam da istediği biçimde hizmet etme şansını yakalamıştı. Amerikan Ordusu’nun “güzel bir vatansever”e ihtiyacı vardı ve yapılan deneme çekimlerinin ardından Norma Jean’in şansı açılmıştı.

Jim’den ayrılması kolay olmuştu. Fox firması ile anlaşma imzalaması da öyle… İsmini değiştirmişti hemen. Daha fazla Norma Jean olmaya tahammülü yoktu. Akrabalarını hatırlamak istediği için Monroe’ya dokunmamıştı ama hayranlık duyduğu sinema sanatçısı Marilyn, Miller’dan aldığı ilhamla -bir gün soyadını da alacağını bilmeden- “Marilyn” demişti kendine. Yeni ismini telaffuz etmeye çalışırken ağzından çıkan “Mmmm…” ifadesi pek hoşuna gitmişti.

Şansı açılmıştı açılmasına ama beyazperdenin Jean Harlow’u olamamıştı daha. Oyunculuk derslerine katılıyor, küçük rollerde oynuyor, stüdyoda herkese sorular sorarak kendini geliştirmeye çalışıyor, büyük bir sabırsızlıkla şöhrete kavuşmayı bekliyordu. Bu arada onu hayallerine kavuşturacak ‘önemli’ adamlarla da tanışıyordu tabii.

Bu önemli adamlardan biri de yönetmen Elia Kazan’dı. Yüz otuz bin sinema işçisinden biri olan Marilyn’in elinden tutmuştu. Kırmızı kadifelere serilerek çektirdiği çıplak fotoğrafın süslediği takvimden tüm dünya haberdar olduktan sonra beyazperdede küçük rollerde görülmeye başlayan genç kızı etkilemesi zor olmamıştı. Onu Hollywood’da gezdirmesi, pahalı barlara lokantalara götürmesi, arkadaşlarıyla tanıştırması Marilyn için çok heyecan vericiydi.

Kazan’ın o arkadaşlarından biri de ünlü New Yorklu oyun yazarı Arthur Miller’dı işte. Ama başı Marilyn’den fena halde dönmüş bir halde, “ardında arzunun oklarının açtığı yaralardan akan kanın iziyle”, kendi kendine “İnsan çalışmaktan vazgeçip ne zaman yaşamaya başlar” diye sorarak evine dönmüştü. O gittikten sonra Marilyn evinin duvarına Arthur’un bir resmini asmış ve arada sırada ona yazmıştı. Arthur’un onun kokusunu boşuna aradığı bu mektuplardan birinde “İnsanların çoğu babalarına hayranlık duyar” demişti Marilyn, “ama ben böyle biriyle hiç karşılaşmadım. Hayran olacağım bir insana ihtiyacım var.” Arthur, kendini koruma güdüsüyle nezaketini bozarak cevap vermişti ona: “Bu kişi neden Abraham Lincoln olmasın?” Marilyn’in hayatını düzene koyacak adam kendisi değildi ve bunu ona mesafeli bir mektupla bildirmişti.

Marilyn eski beyzbol oyuncusu Joe DiMaggio ile evlendi bir süre sonra. Ama kocası çok ‘kıskanç’tı ve bu her şeyi berbat ediyordu. Photoplay Dergisi’nin verdiği ödülü almak için Los Angeles’a giderken yanındaki arkadaşına birden dönüp Arthur Miller’la evleneceğini söyledi Marilyn. Arthur’un haberi olmayan bu kararı o anda almıştı. Kısa bir süre sonra, DiMaggio’dan boşandığı haberi gündeme bomba gibi düştü.

Arthur ve Marilyn, kısa bir süre sonra bir partide karşılaştılar. Miller ona daha fazla karşı koyamadı. “Coşkun akan bir sele kapılmış gibi” hissediyordu kendini ve “dur durak bilmeksizin sürükleniyor”du. Marilyn’le birlikte olmanın sarhoşluğu içinde kendini hiçbir işe tam anlamıyla veremiyordu. Onun “hiç tükenmeyen ışıltılı güzelliğiyle” sarhoş olmuştu. Sanki “o göründüğünde gelecek yok oluyordu.”

Arthur önce evinden sonra karısı Mary’den ayrıldı. Bu birlikteliğin gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekti kamuoyu. “Kafa” ve “vücut” bir araya gelmişti. Marilyn muhteşem teninin örttüğü olağanüstü bedeni ile bir seks ilahesiydi, Arthur ise solcu kimliği ile tanınan bir oyun yazarı. ‘Solcu yazar’ Amerikan karşıtı eylemleri soruşturan meclis komisyonunda saatlerce ifade verdiği gün, bir kez daha yer yerinden oynadı. Çünkü “evleneceği kadınla birlikte olabilmek için” pasaportunu kameralar önünde komisyondan geri istedi Arthur: “Marilyn Monroe ile 13 Temmuz’dan önce evleneceğim. Zira on üçünde film çalışmaları için Londra’ya gidecek. Ve Londra’ya Bayan Miller olarak gitmek istiyor.”

Marilyn, Arthur’un kafasında da evlilik fikri olduğunu televizyonun karşısında onu izlerken öğrendi. Arthur yeni karısıyla “bağımsız ama omuz omuza” çalışmanın hayalini kuruyordu. Marilyn ise bir Rodin sergisinde gördüğü “Tanrı’nın Eli” heykelindeki çifte benzeyeceklerini, onlar gibi kocaman mermer bir el içinde güvende olacaklarını, kimsenin onlara dokunamayacağını düşünüyordu.

Nikâhları, 29 Haziran 1956 günü Marilyn’in isteği üzerine Arthur’un bir arkadaşının evinde, bir haham tarafından kıyıldı. Arthur, nikâh yüzüğüne “Şimdi sonsuzdur” sözünü kazıtmıştı. Duvağını krem rengi elbisesine uydurmak için kahveyle boyayan Marilyn ise nikâh fotoğraflarından birinin üzerine şu üç kelimeyi yazmıştı: “Umut, umut, umut…”

13 Temmuz’da Londra uçağı Amerika semalarında yükselirken, büyük hayaller ve umutlarla başladıkları evliliklerinin düşüşe geçtiğinin farkında değildi ikisi de. Arthur, Marilyn’in parası, kariyeri ve adını taşıyan prodüksiyon firması  üzerinde dönen bir hakimiyet mücadelesi içinde bulmuştu kendini. Bilmediği bir dünyaya girmişti. Şüphelerini, şaşkınlıklarını, kafasında beliren soruları her an günlüğüne kaydediyor ve bu günlüğü saklamaya ihtiyaç duymuyordu. Eğer Marilyn kocasının kendisiyle ilgili düşüncelerini tahmin etseydi, İngiltere’de kiraladıkları kır evindeki masanın üzerinde açık duran günlüğü belki de hiç eline almazdı. “Onu bir zamanlar melek yerine koyduğunu” yazıyordu Arthur günlüğüne. Marilyn’i “sık sık doğaüstü şeylerle karşılaştırdığı olmuştu ama şimdi onu yalnızca deli dolu, zavallı, çocuksu bir kadın yerine koyuyor ve ona acıyor”du. Ona karşı beslediği hislerin adı “sevgi” olamazdı.

Öteden beri erkeklerin kendine duyduğu acıma ve merhamet duygularını sevgiyle karıştırmıştı Marilyn. Onu koruyacak, hep çok sevecek, hiç bırakmayacak ve ona tapmaktan bıkmayacak bir erkek düşlemiş, “bu dünyada mümkün olmayacak bir güvenlik” istemişti. Arthur’un bu erkek olduğuna inanmak isterken, bir anda dünya başına yıkılmıştı.

Marilyn aldığı sakinleştirici hapların dozunu arttırmaktan başka bir çıkış yolu göremedi. Herhangi bir çiftmiş gibi davranırlarsa ilişkilerini düzeltebileceklerini düşündüler. Marilyn’in çekimi olmadığı, Arthur’un yazı yazmadığı günlerde hava karardıktan sonra tiyatroya gittiler gizlice. Evde oturup karşılıklı çay ya da şampanya içerek yeniden birbirleri için heyecan duymayı denediler. Marilyn evde yapıp fön makinesiyle kuruttuğu makarnalar pişirdi ona.

Ama olmadı. Giderek kendini ona biraz daha kapattı Marilyn. Aralarındaki boşluk büyüdü. Tanrılaştırdığı herkes gibi Arthur da yıkıldı. Bebeğiyle birlikte hayallerini de yitirdi platin saçlı kadın. Toz aldığı, çamaşır yıkadığı, yemekler pişirip içinde erkeğini beklediği bir evi asla olmayacaktı.

22 Kasım’da New York’a döndüler. “Balayı gezisi” bitmişti. “Dokunulmaz” olamamışlar, “umut”ları boşa çıkmıştı. Gazeteler bir “entel”in bir “afet”le birlikte olmasının ‘gerçek’ nedenleri üzerine yoğunlaşmıştı. Acaba Miller, Marilyn’in şöhretinden mi faydalanmak istemişti? Yoksa gözü onun servetinde miydi? Arthur dengesini yitirmiş, Marilyn’in nasıl davranacağını kestiremiyordu. “İdealinde onunla ilgili oluşturduğu resim İngiltere’de yırtılmıştı.”

Yeni bir eve taşınmak da ilişkilerini tazelemedi ne yazık ki. Marilyn bir süre sonra odaların çoğunu parlak beyaza boyatıp, aynalar ve beyaz perdeler ekleyerek film setine benzetti. Eşyaları sürekli yenilemesine, yerlerini değiştirmesine Arthur ses çıkarmadı.

Tuhaftır, Arthur’la arası ne kadar bozuksa anne babasıyla ilişkileri o kadar iyiydi Marilyn’in. Yaşlı Miller’lar, gri sade bir etek ve önü kapalı siyah bir bluz giyip başını bir eşarpla kapayan gelinlerinden memnundular. Marilyn, sevgili kayınvalidesinden şahane Yahudi yemekleri yapmayı bile öğrenmişti.

Bir süre sonra Arthur kent dışında bir ev satın aldı. Çünkü şehirde yazamadığını fark etmişti. Long Island’daki bu evde, pusuya yatmış gazetecilerden ve Marilyn’i randevularına yetiştirmeye çalışan helikopterin gürültüsünden başka onu rahatsız eden bir şey yoktu. Marilyn bir kez daha bebek beklediğini söylediğinde Arthur ümitlendi. Belki bu kez ilişkilerini kurtarabilirlerdi. Ama Marilyn’in yaşadığı hamilelik gerçek değildi. Arthur, hastanedeki makyajsız haliyle ne kadar güzel olduğunu düşündüğü karısının birkaç hafta sonra bir bebek daha yitireceğinden habersizdi. Kamera korkusunu yenmek için aldığı haplar ve boşalmasına tahammül edemediği kadehler, içinde bir bebek büyütmesine müsaade etmiyordu. Bir türlü yeteneğine güvenemiyor, sürekli onaylanmaya ihtiyaç duyuyor, başarısız olma korkusunu içinden söküp atamıyordu. Sete saatlerce gecikmesi, olmadık anlarda repliklerini unutması, yapım şirketinin masraflarını artırdıkça artırıyordu. Konuşurken sesi, yazı yazarken elleri titriyordu. Yapayalnız hissediyordu kendini Marilyn.

Arthur, o kadar da yalnız olmadığını kanıtlamak için, Beverly Hills’ın şeker rengindeki oteli Beyaz Kuğu Sarayı’nda konakladı onunla beraber. 20 ve 21 numaralı bungalovlarda, Marilyn’in rol arkadaşı Yves Montand ve karısı Simone Signoret ile komşu oldular. Gel Sevişelim filminin berbat bulduğu senaryosunda, hiç istemediği halde bazı değişiklikler yaptı Arthur. Bütün oyuncu ve yazarlar grevdeyken Marilyn için çalıştı. ‘Grev kırıcı’ olmayı göze alıp karısının oynayacağı Amanda rolünü daha parlak bir hale getirmeye gayret etti. Ama yine de ona yaranamadı. Marilyn, Montand’la yatmaya başladı. Belki de ‘hayran olacağı’ yeni birine ihtiyacı vardı.

Bunun üzerine Arthur, evlendiklerinden sonra çekilen beşinci filmi Uygunsuzlar’ın senaryosunu “armağan” etti karısına. Marilyn’in, Roslyn rolünde hep özlemini çektiği “onurlu bir kadını” oynayacağını düşünen Arthur’un gözden kaçırdığı bir şey vardı. Bu ‘onurlu’ kadını yazarken, Marilyn’e görmek istemediği yönlerini göstermişti. Hayatı boyunca “kendi taklidini” oynayan, Arthur’la kendinden uzaklaşmak için evlenen Marilyn’i zayıflıklarıyla yüz yüze getirmişti. Çekimler sırasında Marilyn öfke içinde “berbat bir yazar ve berbat bir koca” olduğunu söyledi Arthur’a ve sordu öfkeden titreyerek: “Beni böyle mi görüyorsun?”

Çekimler sona ererken ilişkileri de tamamen bitti. Setten ayrı arabalarla ayrıldılar. Kırmızı ışıkta yan yana geldiklerinde Marilyn yanındaki arkadaşıyla birlikte ileriye doğru bakıyordu.

“Bay ve Bayan Miller” 11 Kasım 1961’de boşandılar. Arthur kısa bir süre sonra Avusturyalı fotoğrafçı Inge Morath ile evlendi. Marilyn ise ‘oynamaya’ devam etmekte kararlıydı. Ama son filmi Got to Give’in (Bir Şeyler Olacak) çekimlerine günlerce gitmeyince işinden oldu. “Benim için bir gelecek olduğunu biliyorum ama ben onu bekleyemem” dedikten sonra fazla yaşamadı. 5 Ağustos 1962’de son uykusuna yattı.

Reklamlar