Perihan Özcan

Şaşılacak şeydi doğrusu. Mikrop kaparım endişesiyle eldivensiz sokağa adım atmayan, öpüşerek selamlaşmaktan hatta tokalaşmaktan sakınan, birinin elini sıkmak zorunda kalırsa ilk fırsatta ellerini kolonyalayan, fazla tanımadığı bir misafir geldiğinde kendi evindeki kapı kollarını dahi ancak entarisinin eteğiyle kavradıktan sonra çeviren Hüseyin Rahmi’nin kucağından kedi eksik olmuyordu.

Tanımadığı kimselerle -hatta tanıdığı kimselerle bile- uzun uzadıya muhabbetten hazzetmeyen, kendisini öven sözlere prim vermeyen, kapısını çalan hayranlarının karşısına çıkmayan, yakın dostlarını gizlice arka kapıda karşılayarak eve alan yazar kedileriyle pek içli dışlıydı. Herhangi bir canlının ona kedileri kadar sokulduğuna şahit olan yoktu.

Sarı meselâ… Yazıya ara verdiğinde biraz dinlenmek için oturduğu veya dışarıdan gelince çöküverdiği eski koltuğun önüne gelip, teklifsizce ayaklarının üstüne yatar, yumuşacık tüylerle kaplı sıcacık bedeniyle saatlerce ısıtırdı Hüseyin Rahmi’yi. Yazı yazarken de kucağından inmezdi. Kim bilir kaç öyküsünü, kaç romanının kaç bölümünü o dizlerinde otururken yazmıştı.

Hüsnü biraz daha kendi halindeydi. Efendisi renk renk takkelerini örerken veya yastık işlemek gibi pek usta olduğu bir başka işle meşgulken dolanırdı evde. Her kedinin mizacı farklıydı işte. Misal, Fındık diğerlerine göre daha hareketliydi. Hüseyin Rahmi Heybeliada’da bisiklet turuna çıktığında yanından ayrılmazdı. Ölen köpeği Fidel’den boşalan yeri doldurmuş gibiydi. Gelene geçene ters ters baktığını, yaklaşanlara adeta hırlayıp havlar gibi tavırlar takındığını görenler “Fındık değil, aslan aslan” derlerdi. Gelgelelim bir gün öyle bir şey yaptı ki, sahibini de, olayı sahibinden dinleyenleri de hem şaşırttı hem de güldürdü.
Hüseyin Rahmi gezmeye çıktığı günlerden birinde, Papazlar Mektebi’nin yakınlarında duraklamıştı. Oturmuş soluklanıyordu. Fındık da her zamanki gibi yanındaydı. Derken ileride bir papaz yanında bir köpekle belirdi. Köpek iri mi iriydi. Sivri ve ürkütücü dişlerini göstere göstere hırladığına bakılırsa, kendi alanında iki yabancı görmekten hiç hoşlanmamıştı. Azman köpeğin bu tavrı Fındık’ı yerinden hoplattı. Dört patisinin üstünde duran kedi, kulaklarını havaya dikip sırtını kabarttı. Biraz bekledi. Sonra hemen çevik bir sıçrayışla koşmaya başladı. Hüseyin Rahmi eve gittiğinde, onu bir köşede korkudan titrer halde buldu. Kestirme yoldan doğruca köşke kaçan Fındık, kendisine kızıp kızmadığını anlamak ister gibi kaçamak bakışlarla sahibine bakıyordu. Hüseyin Rahmi bu olayı bütün yakınlarına anlattı. “Elim düşerse hikâye şeklinde yazacağım” da dedi. Ne yazık ki kısmet olmadı.
Fındık, sahibinin eliyle edebiyat dünyasına giremedi ama evvelce Nazlı buna muvaffak olmuştu. Hüseyin Rahmi’nin belki de en sevdiği kedisiydi Nazlı. Yatağı yorganı bile vardı. Yaşamının sonlarına doğru ona gösterdiği ihtimam daha da artmıştı. Evin bütün kedileri yola çıkacakları zaman, sahiplerinin “kedi tahtırevanı” dediği, o günlerde yiyeceklerin bozulmasınlar diye içinde tutulduğu tel dolaplara yerleştirilirlerdi. Ama ihtiyarladığında, bir yere götürüleceği zaman rahat etsin diye, içine şilte serilmiş özel bir sepet yapılmıştı Nazlı için. Açık krem rengi tüylü, “Ankara melezi” öldüğü gün Hüseyin Rahmi gözyaşlarını tutamamıştı. Tek tesellisi, onun için ve ona dair yapabileceği her şeyi yapmış olmasıydı.
On iki sene boyunca Nazlı’yı izlemişti. Bisiklet tepesinde İstanbul’un ara sokaklarında halkın yaşadığı hayatı nasıl incelediyse, sevgili kızını da öyle incelemişti. O sokaklarda kaldırımlara serdikleri kilimlerde akşam olmasını bekleyen kadınlarla, üstü başı kirli top oynayan çocuklarla ilgili nasıl notlar aldıysa defterine, Nazlı’yı da kısa cümlelerle geçirmişti akıl defterine. Bu süre zarfında doğurduğu otuz altı yavruyu sayacak kadar ciddiyetle eğilmişti Nazlı’yı tetkik etme işine. İşte Nazlısının insan için pek kısa kediler âlemi içinse pek doğal on iki senelik ömrünü, nakış gibi işlemişti Kedim Nasıl Öldü isimli hikâyede.
“En müzeyyen salonlara, düşes, kontes kucaklarına lâyık” bulduğu ve fakat “memleketinin insanları gibi şarklılığın bütün sefaletlerini çekti”ği için de içerlediği Nazlısı o kadar güzel o kadar güzeldi ki, yolda onu tel dolap içinde giderken görenler hayretle sorardı: “Bu kedi midir? Yoksa başka bir cins mahlûk mudur?”
Gerçi “güzelliği esaretine sebep olmuştu.” Çalınmasından veya kaçmasından endişe eden yazar, değil sokağa bahçeye çıkmasına bile razı gelmezdi. Ama damlarda gezen, köşkün kapısı önünde ağlayarak yatan kızışmış âşıklarının yanına gitmek için birinci kat pencerelerine koştuğu, yerlerde yuvarlanıp sırtını tahtalara sürterek kıvrandığı, haykırdığı zaman bir hal çaresine bakmak lazım gelirdi. Yapılacak iş basitti. Bahçede bekleşen âşıkların “en yakışıklı, en gürbüz” olanı seçilir, Nazlı’yla beraber alt kattaki odalardan birine kapatılırdı. Bu ‘töreni’ takiben dünyaya gelen yavrular, tıpkı evin diğer kedilerinin yavruları gibi, titiz araştırmalardan sonra münasip görülen eş dost evlerine yerleştirilirdi.
Sonra, mukadderat, Nazlı yaşlanmaya başladı. Midesi sütten başka bir şeyi kaldırmaz oldu. Pembecik burnuyla uyum içindeki gözlerinin ışığı söndü sanki “Ankara melezi”nin. Zayıfladı. Hüseyin Rahmi bir gün onu okşamak istediğinde, küçülmüş bedeninin bütün tüyleri elinde kaldı sanki. Göz göze geldikleri an “Vah kadınım…” dedi üzüntü içinde, “Ne oldu sana böyle?”
“Kırmızı basmadan küçük bir örtü” üzerindeki sofrasına bile uğrayamaz hale gelen Nazlı, Yakacık’ta oldukları ve Hüseyin Rahmi’nin evde bulunmadığı bir gün göçtü dünyadan. Döndüğünde haberi üzüntü içinde verdiler. Bağın öte yanındaki armut ağacının dibindeki iri taşın altında uyuyordu Nazlı.
Nazlı, Sarı, Hüsnü, Fındık… Hüseyin Rahmi bir an olsun onlarsız bir hayat düşünmemişti. Heybeliada sırtlarındaki, planlarını bizzat çizdiği Burgazada’ya nazır köşkünün prensleri, prensesleriydi kedileri. Çok ama çok önemliydiler onun için. İyi bir yaşam sürmeleri için ne gerekirse yapardı. Yemek yiyecekleri zaman gidip başlarında beklerdi. Hep, karınları şişene kadar yemeleri gerektiğini söylerdi.
Hüseyin Rahmi için o kadar önemliydi ki bu, son nefesini vermeden birkaç dakika önce kurduğu son cümle “Kedilerimi iyi doyurunuz” oldu.
O kedilerini sevdi. Kedileri de onu sevdi. Köşkten son kez ayrılırken yaşanan bir hadise, herkesi duygulandırdı. Sarı, patilerini evden dışarıya ilk kez o gün attı. O güne kadar çıkmaya korktuğu sokakta, köşke dönmesi için seslenildiği halde, kalabalığın arkasından uzun süre yürüdü. Kendisini kovanlara aldırış etmeden sahibinin peşinden gitti. Hüseyin Rahmi’nin yarim asırlık dostu kütüphaneci Hilmi gözyaşları ile yoldan çevirmese, caddeye inildikten sonra da yürümeye devam edecekti.
Sarı eve, Hüsnü’nün yanına döndü. Kaç zamandır eski koltuğun önünde üstüne yatıp ısıttığı ayakların sahibi artık yoktu. Hiç olmayacaktı. Bir süre sonra köşkteki hıçkırıklar dinecek, ama evin efendisinin ruhu yüksek tavanlı ahşap odalarda hep gezinecek ve vasiyeti itinayla yerine getirilecekti.

***kutu***
Kedim Nasıl Öldü’den…

“(…) Mağrur olduğu kadar da hırçındı. Pek samimi birkaç aşinasından başkasının uzanan desti nevazişine tahammül gösteremez, hemen tırmalar. Kaçar, kendini okşatmaz, hele çocuklardan hiç hoşlanmazdı.
Güzelliği esaretine sebep oldu. Çalarlar yahut kaçar endişesiyle onu evde mahbus tutar, bahçeye sokağa salıvermezdik. Diğer kedilerin hakkı cevelânı olan duvarlara, ağaçlara tırmanmak, damlarda gezmek, mahalleyi dolaşmak hürriyetinden mahrumdu. Evlerimizin hanımları gibi harici havayı pencereden teneffüs eder, ancak kafes arkasından güneşlenirdi.
Kedilerin sergermi aşk oldukları mevsimlerdeki nevi ihtiyacatını tatmin için elden geleni diriğ etmezdik. Kanunlarda serdi şita ile ortaklık donar iken bu Nermin, bu küçük mahlûklar kızarlar. Damlarda sevda coşkunlukları, iştiyak vaveylası başlar.
İşte bu mevsimlerde bizim bahçe kapısının önü coşkun âşıklarla dolar.(…)”
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gönül Ticareti, Hilmi Yayınevi

K Dergisi, Ağustos 2011

 

Reklamlar