Memleket Büyükada. Bu denize doğmak demek. Anne oyuncu Suna Selen, baba oyun yazarı ve yönetmen Güner Sümer. Bu da sahne tozuyla büyümek sayılır… Sinan Sümer’in içinde ikisi de var ama o kendine tek bir yol seçmiş; denizin üstünde, rüzgarın gücüne teslim, ilerliyor. 1994’ten beri milli yelkenci ve antrenör. 2002’den beri de Alize Yatçılık’ta “yaşı geçmiş ama yelkeni seçmişlerin” dümencisi; çünkü çocukluğunda yaşadığı zorlukları onlar yaşamasın istiyor.

 

Büyükadalı’sınız; haliyle denizle ilk temasınız da erken olmuştur.

Denizle ilk, çocuklukta Büyükada’da deniz kenarı, sandallar, onun teknesi, bunun zodiakı ile temas ettim. Ama yelkenle temas biraz geç oldu. 14 yaşını buluyor. Arada basketbolculuk var. Yelkenle ortaokulda tanıştım.

Biraz geç kalmışsınız yani.

Bilmediğiniz bir şeye çok geç kalamıyorsunuz. Komik olacak ama bizim zamanımızda diyeceğim, yelkencilik çok bilinmiyordu. Adada yelken yapılmazdı, ya balığa ya da teknelerle geziye çıkılırdı. Yetişkin yelken okulu falan da yoktu. Çocukken ya kulüpte sporcu olurdunuz ya da hiçbir şey olmazdınız. Onun da yaşı bellidir. 7 yaşında optimiste başlarsınız. Ona göre geç kaldım. Ama insanların 40 yaşında yelkene başladığı bugüne bakarsanız da çok erken kaldım.

Yelken 20 yıl öncesine göre çok yaygın diyebilir miyiz?

Hâlâ yeterince yaygın değil bence. Sadece olması gereken noktaya hızla ilerliyoruz. Hâlâ o noktaya çok uzağız. Çok klasik olacak ama 70 milyonluk bir ülke, bir sürü sahil şehri ve 15 milyonluk İstanbul’da üç tane marina var. Atina’ya gidin, 2 milyonluk şehir, sadece benim bildiğim, irili ufaklı 10-15 marina var. Aradaki fark çok büyük.

Nihayetinde bir ivme kazanmış görünüyor. Nasıl oldu bu?

Öncelikle insanlar her türlü bilgiye çok daha kolay ulaşıyor artık. İkincisi, her yerde olmasa da büyük şehirlerde insanların gelir düzeyi arttı. Bu demek değildir ki yelken pahalı bir spor; o apayrı bir konu. Ama insanların merak etmesi için bile yelkenin ulaşılabilir olduğunu düşünmesi gerekiyor. 20 sene önce “Nerede yelken yapacağım” diyebilmeniz için bile bir yelkenci dostunuzun olması gerekiyordu. Bugünse açıyorsunuz interneti tık tık yelken okulu nerede öğreniyorsunuz.

Okulunuz da bu artışın yarattığı dalgayı mı yakalıyor?

Orası biraz karışık. Çünkü ben bu işe başladığımda dalga yoktu. Dalgayı mı yakalıyor, dalganın oluşmasına katkıda mı bulunuyor orasını bilemezsiniz. Bence ikisi de. Ama asıl çıkış noktası şu: Ben yelkene başlamak için çok zorlandım. Ortaokuldaki sıra arkadaşım götürmüştü. Basketbol oynayan iri yarı bir çocuktum, bana “Seni ancak sörf kursuna alırız” dediler. Bir ucundan yakalayacaksam dedim, onun da yelkeni var. Üstelik sörften hiç hoşlaşmazdım; halen de merakım yok. Kulüp ortamına girmek için bir araçtı. Sörften sonra kadete bindim. Normalde böyle bir geçiş yok. Ama şartlar onu gerektiriyordu. Bir sürü insan, yapmak istediği iş olmayınca o noktada vazgeçiyor. Ben vazgeçmedim.

Yelkende sizi saran, hoşunuza giden neydi o yaşta?

Suyun üstünde, motor gücü olmadan, sessizce, garip bir güç ve basınçla sizin kontrolünüzde ilerlemesi bana muhteşem gelmişti. Tekneye ilk bindiğimde tamam bu olacak demiştim. Olacak dediysem yaparım. Şunu gördüm, ben çok zorlandıysam, bir sürü insan da çok zorlanıyordur. Onların da bunu isteme hakkı var.

Yetişkinlere yelken okulunun mantığı bu muydu?

Evet. İnsanlara bu işi kolaylaştırmak. Eminim ki çoğu insan 20-25 yaşında yelkenle tanışıp yapmak istiyor ama imkan yok; ne yapacak eşinin dostunun teknesini kovalayacak. Onlar da genelde öğretmezler, mecburiyetleri de yok. Onlarla gider gelirsiniz yıllarca bir şey öğrenemezsiniz. Şimdi 2002’den beri yarışçı, ekip ve denizsever yetiştiriyoruz.

Deniz sizde neyi değiştirdi?

Doğayla daha barışık olmayı öğretti. Sakin, soğukkanlı, sabırlı ve hep hazır olmayı öğretti. Hem ön hazırlık yapmayı, hem duruma karşı gerekli tedbirleri almayı hem de gerektiğinde inisiyatifi ele almayı öğretti.

Bu dediğiniz sanki biraz da zekanın tarifine girmiyor mu?

Zeka lazım ama asıl sayısız deneyim sonrasında biriken bir sürü vaka ve onların çözümü aslında. Belli bir süre sonra görüyorsunuz ki senaryolar kendini tekrar ediyor; artık hızlı tepki verebiliyorsunuz. Ama bu 20 sene sonra denizde yeni bir şeyle karşılaşmayacaksınız anlamına gelmiyor. İlk defa karşılaştığınız koşulda da hızla durumu analiz edebilmelisiniz. Vazgeçmeli miyim, ilerlemeli miyim, önlem almalı mıyım diye. İşte o zeka.

O zaman deniz her seferinde yeni bir şey öğrenme şansı veriyor.

Denizde çok şey öğrendim. Eskiden istediğim şey hemen olsun isterdim, olmazsa küserdim. Deniz bu huyu o kadar güzel terbiye ediyor ki. Denizden sonra normal hayat çok kolay geliyor. Herkes hayat çok zor diye yakınır. Oysa pozisyonunuzu doğru alıp daha önceki tecrübelerinizi de hard diske kaydettiyseniz ve yenilikler için de birazcık zekanız varsa hiçbir şey zor değil. Deniz çözüm üretmeyi öğretiyor. Çünkü denizde hayat tamamen çözüm üretme süreci. Böylece sorun çözmekten keyif almaya başlıyorsunuz ve hayatın bir oyuncusu oluyorsunuz. Ha hep çözemezsiniz, bazen de çuvallarsınız. O zaman da kalk ayağa ve elinden geleni yap. Ama itişerek değil. İtişirseniz kaybedersiniz.

İtişmek deyince sıra yarış konusuna geliyor. Katılmayı hayal ettiğiniz bir yarış var mı?

Gerçekdışı mı yoksa imkan dahilindeki mi? Hayalim Volvo Ocean Race, America’s Cup değil. O da çok çekici ama son dönemdeki o trimaranlardan, katamaranlardan sonra ilgimi kaybettim. O iş denizcilikten ziyade teknoloji yarışına döndü. Bu da olmalı ama benim ilgimi çekmiyor. Sadece malzeme ve gelişim takibi için okey ama orada olmak ister miyim? Hayır. Volvo Ocean imkanım, becerilerim, bağlantılarım olsa, olmak isteyeceğim bir yarış. Ama daha onun daha altı yarışlara, mesela Sydney Hobart’a katılmak isterim. Yapacağım zaten bir şekilde.

Yarış, “itişme” ihtiyacını, belli kurallar çerçevesinde kontrollü yapabildiğiniz bir alan olabilir mi?

İhtiyaçtan ziyade… Bazen savaşlar geri çekilerek kazanılır. Niye America’s Cup değil de Volvo Ocean Race? Teknik yarışlar güzel ama asıl kendimi açık deniz yarışlarında buluyorum. Orası çok uzun maraton. Hep koşarsanız tıkanırsınız ve işiniz biter. Ama doğru yerde ileri, doğru yerde geri hareket ederseniz zaten yarışın sonunu görürsünüz. Tabii bu en ufak çekincede geri adım atarım anlamına gelmez. Sonuna kadar mücadele ederim. Aslında genelde hırslı bir insanım ve bunu da orada döküyorum. Karşılığını da alıyorum, bu da hoşuma gidiyor.

Bir de ekibe ihtiyaç var, değil mi?

Tek başına bir hiçsiniz. Buna çok inanıyorum. Özellikle yat yarışında ekibiniz her şeyiniz. Orada da bir dümenci olarak, liderlik etmeniz, ekibinize güven vermeniz, onların size, sizin onlara inanması denizde her şey demek. Çünkü denizde konuşmak yok, kaş göz ve hislerle anlaşıyorsunuz.

Öyleyse iyi bir ekip, birlikte uzun geçmişi olan insanlarla kurulursa daha mı iyi oluyor?

Aslında bu her spor için geçerli. Milyon dolarlar vererek çok iyi bir futbol ya da basketbol takımı topluyorsunuz ama ruhu olmuyor. Kazanıyor, kazanıyor, an geliyor o ruha ihtiyacınız oluyor. Yoksa kaybediyorsunuz. Elbette zamana ihtiyaç var, tanışmışlık önemli. Ama daha çok birbirine inanmak gerek. Yıllarca beraber olup ortak bir kimya yaratamayan ekipler de var; görüyoruz bunları.

Birbirini uzun süredir tanıyan bir ekiple yarışıyorsunuz galiba.

Benim aslında iki hayatım var. Biri yelken kulübünden beri birlikte olduğumuz ve yarıştığımız bir arkadaş grubum; bir de yarıştırdığım şirket takımları var. Mesela dümenci olarak Turkcell ekibini dört senedir yarıştırıyorum. Aslında kısa bir süre ama takım ruhunu yakaladık. Bu iş benim için iş olmaktan çıktı. Her sporun koçluğunda böyledir. Takımla tek yürek olmadan o işten ne teknik olarak verim alırsınız ne de keyif. Koç takımına sahip olmalı, onları istemeli, güvenmeli, bilmeli… Yıllardır yarıştığım arkadaşlarımla da yılda bir iki kere yarışa giriyoruz. Zaten hepsi çok iyi yelkenci, kaş göz işaretiyle anlaşıyoruz. Her sene yarışmak için bir araya geliyoruz; ya kazanıyoruz ya da ikinci oluyoruz. Sonra da bir daha uzun süre denizde görüşmüyoruz.

İkili dediniz ama bir de oyunculuk var, üç etti… Hangisi?

Oyunculuk aile mesleği, spor seçtiğim yolum. Annem konservatuara gitmemi isterdi. Ama hiç düşünmedim. Neyle büyürseniz içinizde o kalıyor. Oyunculuğun hayatımda olmasının sebebi budur. Eğitim almadım ama ödevlerimi kulislerde yaptım, yaz tatilimi annemin sinema filminin setinde geçirdim. Beş altı yaşında kamera açısını falan biliyordum. Ama sporcu nasıl olunur bilmiyordum. Onu kendi kendime tırmalaya tırmalaya öğrendim.

İşiniz nedir diye sorulduğunda yanıtınız ne oluyor?

Yelkenciyim diyorum. Yaklaşık sekiz on sene ikisini de çok yoğun yaptım. Hatta haftada sekiz gün çalışıyorum diyordum. Sekiz sene non-stop dizi çektim, aynı zamanda yelkene de devam ettim. Okulun kuruluşu da aynı döneme denk geliyor. Diziler geldi geçti ama burası hâlâ devam ediyor. İki işi tam verimle yapamazsınız, birini seçmelisiniz. Ben yelkeni seçtim.

Bir iki bölüm konuk oyunculuk gibi bir şey çıksa?..

Bu saatten sonra ancak sinema çekerim. Alize’nin beş yıl önceye göre hacmi de çok farklı. Eskiden haftada dört gün dizi çekip idare edebilirdim ama bugün haftada yedi gün Alize’de çalışıyorum. Yine de daha insan gibi yaşıyorum. Eskiden haftada beş gün beşte yatıyordum; beslenme iyi değil, spor eh, senede iki kez mutlaka hastanelik oluyordum… Eh yeter.

Evlisiniz ve bir de bebek geliyor. Düzen değişecek…

Mutlaka ama çok değil.

Çocuğunuza yelken öğretecek misiniz?

Zorlamak istemem. Ama benim kulislerde büyüdüğüm gibi o da teknede büyüyecek. Bu hoş bir şey. Seçerse seçer ama istemiyorsa almasın. Onu da göreceğiz.

İlk tekneniz hangisiydi?

Kadetle başladım ama sahip olduğum ilk tekne yelken okuluma aldığım Gorbon 7 tipi tekneydi. Adı Seabiscuit idi. Yarıştığım ilk teknemi de yelken okulum için almıştım Fatih Gorbon yapımı Zig Zag’dı.

Hangisi ilk aşkınız?

Gerçek aşkım Finn teknesidir aslında. Kadet zamanında emekliyorduk. Daha ne olduğunu bilmiyorduk; “Al bu senin bununla öğreneceksin” dediler. Yelkenciliğime çok faydası olmuştur ama kendimi geliştirdiğim, ilkleri yaşadığım ve 40 yaşından sonra geri döneceğim tekne Finn’dir. Çok özel bir teknedir. Çok ciddi atletik özelliklere sahip olmanızı gerektirir. Dünyanın en iyi America’s Cup, Volvo Ocean Race dümencileri o sınıftan yetişiyor hâlâ. Malzemesi sürekli değişiyor, gelişiyor. O yüzden ilk milli takıma seçildiğim, ilk Türkiye şampiyonu olduğum tekne… Gerçekten denizciliği öğreten de bir tekne. Onun için de aramda özel bir bağ var.

***

Yelkenci yüzmez

Denizin altını sevemedim. İ.Ü. Deniz Biyolojisi Bölümü’nde okurken bizi ilk Boğaz’da daldırdılar. Korkutucuydu. Mart ayında daldık, donduk. Yelkende de öyledir. Çocuğunuzu fırtınada bindirirsiniz, korkar bir daha da binmez. Verdiler bir kıyafet haydi dalın dediler. Ne olduğunu bilmiyoruz. Denizde bir şey olsa, tekneyi baştan söker takarım. Ama bunu öğrenemedik işte. Zaten yelkenciler pek yüzmüyor. Dünyada böyle. Yelkenci yüzmez, dalmaz. İhtiyaç olmaz.

***

Gezeceksek demir atalım

Gezmeyi çok bilmiyorum. Son zamanlarda deniyorum, ama çok beceremiyorum. Genelde gezeceksek bir yerde demir atalım. Hareket etmeye başlayınca, daha iyi nasıl gider bu tekne, oraya oturma, oraya basma yapıyorum. Tabii benimle yolculuk edenler için iyi olmuyor, iyisi mi o zaman duralım. Yani bu bir tip mesleki deformasyon aslında.

Motor, Boat & Yacthing, Mart 2012

Reklamlar