FURUĞ FERRUHZÂD

Yazan: Perihan Özcan

Kenarları kıvrılmış eski defter yaprağı gibi bir yürek. Jilet çiziği sızlatan kelimeler. Göğüs geçirten bir kabulleniş. Kahır dolu bir başkaldırı. Bir sağanak kadar bile sürmeyen, göz açıp kapayıncaya kadar geçen sevinçler. İkiz günler doğuran hayata savrulmuş kederli bir küfür.

Gövdenin orta yerine inen tok bir yumruk gibi nefessiz bırakıyor, dağıtıyor insanı. Elinde Furuğ kalakalıyorsun. Başını kaldırıp ileriye bakıyorsun. “Tüm varlığının karanlık bir âyet” olduğunu söyleyen kadınla zaman paramparça oluyor.
“ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklar
küpeler takacağım kulaklarıma
ikiz iki kirazdan
ve tırnaklarımı papatya çiçeği yapraklarıyla süsleyeceğim”
Onun doğduğu yerlerde kadınların üstüne kara örümcek ağları serilmişti. Saçları vardı kadının dudakları vardı saklaması gereken, rahmi karnı vardı sadece nikâhlı erkeğine sunacağı, sesi vardı namahremden sakınacağı. Saçları tenleri hayata değen kadınlar bile, duvarlarına çaresiz sessizliklerin çarptığı odalara mahkûmdu. Kelepçesiz hükümlüler beklerdi ve hayat geçip giderdi. Her gün cumaya benzerdi.
“cuma suskun
cuma terk edilmiş
cuma hüzün veren eski sokaklar gibi
cuma tembel ve hasta düşüncelerin
cuma eziyet verici esnemelerin
cuma beklentisiz
cuma teslim olmuş
ev boş
ev incinmiş
ev gençliğin hamlelerine kapalı
ev karanlık, ev güneşin tasavvuru
ev şüphe edilen, fal açılan, yalnızlık çekilen
ev perde, kitap, dolap ve resimlerle dolu
ah ne suskunluk ve gururla geçti
benim hayatım garip bir ırmak gibi
bu suskun ve terk edilmiş cumalarda
bu boş ve incinmiş evlerde
ah! ne suskunluk ve gururla geçti”
Ama başka türlüsünün mümkün olduğunu fark etmiş, göze almayı, vazgeçmeyi bilmişti. Yoksa boşanmazdı, liseyi bitirir bitirmez evlendiği Perviz Şapur’dan.
Daha onlu yaşlarının başlarında gazeller yazmaya başlayan Furuğ için bir yürek yanılmasıydı yaşının iki katı kocası. Asker babası gibi otoriter, baskıcıydı. Genç karısının hayata karışma arzusu kadar, kelimelere yakın durması da rahatsız ediyordu onu. Sesiyle, sözüyle, gövdesiyle engel oluyordu ona. İki yılda hayatında bir karaltıya, bir gürültüye dönüştü. Kalmak mı gitmek mi? Bir seçim yapması gerekiyordu Füruğ’un. Tahran’dan Ahwaz’a taşındıkları ertesi yıl ömrünü onunla geçirmek istemediğinden emindi. Evlendikten üç, anne olduktan bir sene sonra gitti.
Biliyordu, kolay değildi İran’da dul bir kadın olmak. Giderken farkındaydı her şeyin. İşlediği ‘günah’ı ve daha işleyeceği ‘günahlar’ı üstüne yara gibi yapıştırarak cezalandıracaklardı onu. Üzerine çevrilecek bakışları görmekte, yüzüne karşı sarf edilecek aşağılayıcı sözleri işitmekte zorlanmıyordu. Mahkeme oğlu Kâmyâr’ı kocasına teslim ederken, onu bir daha göremeyeceğini anlamıştı. Ama mecburdu gitmeye. Bunu sonradan kısacık anlatacaktı. “Ben kendi yolumu kendim açmak zorundaydım, yani kendi hayatımı kurmak ve yaşamak zorundaydım” diyecekti.
Yıllar merdiven basamakları gibi önünde uzanıyordu ve Furuğ teker teker tırmanıyordu. Boşanmanın ertesinde “nedir bu sarı halkanın sırrı” diye sorduğu Tutsak’ı, eski kocasına seslendiği Duvar izliyordu: “kırlardaki kuşların mutluluk şarkılarını duyayım diye / kaçıyorum senden, senden uzakta açayım diye.” Üçüncü basamakta İsyan yankılanıyordu. Yıl 1957’ydi, Furuğ Ferruhzâd henüz yirmi ikisindeydi ve ölümden bahsediyordu.
“benim de ölümüm gelip çatacak bir gün
ışık dalgalarıyla parıldayan bir baharda
uzak ve dumanlı bir kışta
ya da feryat figandan arınmış bir hazanda
benim de ölümüm gelip çatacak bir gün”
Üç şiir kitabı vitrinlerdeyken film yapımcısı İbrahim Gülistan ile tanışması, şiirlerle uzayıp giden hayatına başka türlü bir heyecan kattı. Cüzamlılarla ilgili Ev Karadır belgeselini çekti. Çalıştı, çalıştı… Bütün yalnızlar gibi, yalnızlığı kaldırabilmek, yalnızlığın hediyesi boş vakitleri doldurmak, kendine hayatla ilgili cevabı olmayan sorular sormamak için çok çalıştı. Oğlu Kâmyâr’ın boşluğunu doldurmak için Tebriz’de evlât edindiği Hüseyin gideremedi kimsesizliğe yakın o yalnızlığı. Övgü dolu sözleri kabul ettiği bu günlerde, bir yandan Yeniden Doğuş doğmaya sabırsızlanırken, kardeşi Feri’ye yazdığı mektupta, ezeli yalnızlığın kadim kederi vardı:
“Burada çok yalnız kaldım… Yalnızlıktan köpekler gibi çalışıyorum ve yokluğunuzu unutuyorum ve bir daha dönmeyeceğinizi de… Cüzamlılarla ilgili bir film yaptım, başarılı bulundu… Hayat bu işte… Ya gelip geçici ve sıradan şeylerle mutlu olacaksın, çocuk sahibi olmak gibi… Veya uzun soluklu şeylerle ve ‘makul’ kabul edilmeyecek şeylerle: Şiir, sinema, kısaca sanat gibi… Her halde yalnızsın ve bu yalnızlık insanı bitiriyor ve kırılgan yapıyor. ‘Kırgınlığım’ yüzüme yansıyor ve saçlarım beyazlaşıyor, geleceği düşünmek boğuyor beni… Geçelim… Geçelim… Geçelim… Durum bundan ibaret.”
Sevenleri oldu, sevdikleri oldu elbet. Ama insan severken sevildiğini bilirken de yalnız olabilirdi ve yalnızken de severdi sevilirdi. Yalnızlığını içine gömmüşlerdendi Furuğ. Hayatın bütün renklerinin saklı durduğu görünmez boya kutularını deviriyor, duyguların resmini yapıyordu kelimelerle. İbrahim Gülistan’a yazdığı şiirde yüreği taşıyordu.
“bak tam karşımızda gecenin mumu
damla damla nasıl eriyor
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
gözlerimin simsiyah kadehi
senin ninnilerini dinlerken
ve bak nasıl
şiirlerimin beşiğine
sen doğuyorsun, güneş doğuyor”
Hiç çocuk olamayanlar gibi erken büyümüş, onlar gibi içinde hep bir çocuk saklı tutmuştu. Evde yedi çocuğun arasında çocuk olmak kolay değildi belki de. Şimdi saklandığı yerden çıkıp konuşuyordu o çocuk işte. Kış güneşi gibi bir görünüp bir kaybolarak ve elbette hüzünle O Günler’de…
“uyku, mangalla ısınan yatakta gözlerime yürürdü
ben çarçabuk ve korkusuzca
annemin bakışlarından uzakta
eski ödevlerimden hatalarımı gösteren çizgileri silerdim
kar yağışı dindiğinde
bahçeye çıkardım hüzünle
yaseminleri kurumuş saksıların dibine
ölü serçeleri gömerdim”
“anneydi çarşı
akışkan, renkli oylumlara hızla akan
hediye paketleri ve dolu filelerle geri dönen
çarşı yağmurdu yağan, yağan, yağan…”
İnsanın canını acıtıyor Furuğ çocuk incinmişliğiyle
“o günler geçip gitti
o günler, kirpiklerimin arasından” derken…
“akasya kokularından başı dönen sokaklar”ın yitip gittiğini söylerken…
“ve yanaklarını
sardunya yapraklarıyla al al eden o kız ah!
şimdi yalnız bir kadın
şimdi yalnız bir kadın” diye iç çekerken…
Furuğ konuştukça gözlerin ıslanıyor. Dudaklarını ısırıyorsun.
İşte hayat böyledir. Bir an gelir örümcek ağında asılı kalmış gibi durursun. Durursun öyle ‘Ben ne yapıyorum’ diye. Çocukluğun gelir aklına. Sarılmak istersin kederle eski günlere. Ne kadar çocukluğuna dönmek istersen, bil ki o kadar yaşlısın ve ölüme yaklaşmaktasın. Dünü de yarını da tükettiğin bugün düşündürür, ondan. Yoksa kafa kâğıdın eskidiğinden değil. Gençken de yaşlanır ve ölüme yaklaşır insan.
Furuğ gibi… Şiirler, sinema filmleri, resimler, editörlüğünü üstlendiği gazetelerdeki makaleler… Yetmiyordu. “Mutluluğun sade ülkesi” uzaktaydı. Eleştiri oklarını bertaraf edecek güce sahip olsa da yorgun hissediyordu kendini.
“arsızlıkla damgalanan
boş kinayelere gülen bendim
kendi varlığımın sesi olayım
istedim yazık ki kadındım”
Korktuğunu yazıyordu erkek kardeşine:
“Korkuyorum, erken ölümden korkuyorum ve işlerimin yarım kalmasından. Başka çarem yok şimdilik, ne yapabilirim? Dünyayı parçalayarak içinden mutluluğu çıkarmak kolay mı?” Bir sonrakinde “Ailemizde ilk ölen insan ben olacağım, sonra sıra sende. Bunu biliyorum” diyordu.
Zaman geçti ve ne yazık ki ölümü aklından çıkaramayan kadın, kehanetinin lanetine uğradı. Otuz üçündeydi, direksiyonunu kırdığı otomobilinden fırlayıp başını kaldırım taşına çarptığında. Sadece otuz üçünde… İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına yarım kaldı. Ardından Feri gitti gerçekten. “Benim de ölümüm gelecek bir gün” demişti. “Durum bundan ibaret”ti.
K Dergisi, Sayı 191, Mayıs 2010

Reklamlar