Ama korkulacak bir şey yok. Bu vampir “vejetaryen”, ahlâklı, namuslu, delikanlı; yani gayet eski tip bir erkek. Hangi anne böyle bir damat istemez ki?

“Anne anlamıyor musun, gümüş Volvo’lu Edward beyaz atlı prensten iyi.”

“Niye ki?”

“Çünkü at kokar.”

13 yaşındaki kızım Efsun fena halde atladığımız bir meseleye parmak basıyor. Hayır, konu hem kitap hem de film formatıyla genç kız dünyasını sallayan Alacakaranlık Serisi (Twilight Saga) değil. Yani sadece o değil… Gelecek en az bir nesil kadınla ilgili önemli ipuçlarını kaçırmış olabiliriz. Dünyanın dört bir köşesinde aynı adama aşık milyonlarca 10-30 yaş arası genç dişi (ister beğenelim, ister beğenmeyelim) toplumsal rolleri ve özledikleri ilişki biçimleriyle ilgili bir mesaj veriyor belli ki. O mesaj da dünyada milyonlarca, Türkiye’de binlerce satan kitap serisinin ve sağlam gişe geliri olan bir filmin içinde, Alacakaranlık’ta gizli. Üç çocuk annesi, İngilizce öğretmeni bir Mormon (1830’larda yayılmaya başlayan çok muhafazakâr bir Hıristiyan inancı) kadının rüyasından yola çıkarak yazmaya başladığı Alacakaranlık (Twilight) Eylül 2005’te Amerika’da yayımlandı. Stephenie Meyer bu ilk kitabıyla aniden 37 ülkede, 20 dilde okunan bir insan oluverdi. Sonraki iki yılda sırayla Yeni Ay (New Moon), Tutulma (Eclipse) ve Şafak Vakti (Breaking Dawn) geldi ve bugün dört kitabın toplam satışı 17 milyon. Harry Potter’ın yedi kitaplık toplam 400 milyon satışını yakalayamasa da dar bir okuyucu kitlesinin (ağırlıklı olarak genç kızlar okuyor) aklını çelen bir seri için büyük bir başarıydı. Filmi Kasım 2008 itibariyle Amerika’da genç kızların kalbini çaldı. 37 milyon dolarlık küçük bütçeli filmin gişe getirisi Mart 2009 sonunda 192 milyon dolardı. Arkasından DVD’si çıktı ve 5,6 milyon satış yakaladı.

Alacakaranlık’ın Türkiye serüveni de Ağustos 2006’da Epsilon Yayınevi’nde başlıyor. Yayınevinin verdiği bilgiye göre ilk kitap dokuzuncu baskısıyla 68 bin satmış. Sonra Ocak 2009’da filmin dalgasına tutunan Yeniay sekiz baskı yapıp 56 bine, Tutulma ise yedi baskı ile 42 bine ulaşmış. 9 Nisan’da piyasaya çıkan dördüncü kitap ise başlangıç olarak 50 bin adet basıldı. Efsun’un internet camiasında Newsweek Türkiye için yaptığı kısa bir araştırmadan anlaşıldığı kadarıyla ortaokul ve lise çağındaki kızlar birbirleriyle yarışarak okuyup bitiriyor seriyi. İstanbul’da ortaokul öğrencisi Seray Yamçı (13) kitapların yarattığı dalgayı şöyle anlatıyor: “Arkadaşım Asya daha ilk gün kitabın 248. sayfasındayken, ‘Ay sen daha orada mısın, ben şimdiye bitirmiştim’ diye dalga geçmişti. Ben şimdi üçüncü kitaptayım, Mina ise ilk kitabı hâlâ bitiremedi.”

Oysa film Türkiye’de Ocak 2009’da vizyona girdiğinde sessiz sedasız yarıyıl tatilini şenlendirip çekilmişti. Kabul etmeli ki korsan piyasası nabız tutma konusunda basın ve ebeveynleri hayrete düşürecek kadar yetenekli maalesef. Yine aynı mütevazı araştırmamıza ve korsan piyasasını bilenlerine göre film, daha yasal DVD’si memlekete düşmeden hemen her genç kızın evine girmişti. Çocuk ve gençlerle çalışan uzmanlar da son günlerde genç kızlar arasındaki en popüler sohbet konusunun Alacakaranlık serisi olduğunu kabul ediyor. Newsweek’ten arandığında Beyaz Danışmanlık’tan psikolog Şeniz Pamuk’un ilk tepkisi şöyleydi: “Alacakaranlık mı? Bilmememe imkân var mı? Şu günlerde genç danışanlarımın hemen hepsi bu kitaplardan konuşuyor.” Henüz Türkiye’de olmasa bile Avrupa’da ve ABD’deki bilim adamları seriyle ilgili araştırmalara çoktan başladı bile. Söz konusu araştırma ve makalelere geçmeden ve işin sırrını keşfetme yolculuğuna çıkmadan, konu hakkında bilgisi olmayan yetişkinler için bir özet geçmek gerekebilir. (Konunun ehemmiyetini henüz fark etmemiş bazı bilim insanlarına da yol gösterebilir.)

Hikâyeye aşinayız: Vampir oğlan insan kız aşkı. Aşina olmadığımız kısmı, bu vampir oğlanın (hani şu atı olmayan Edward), her ebeveynin kızını gönül rahatlığıyla emanet edebileceği bir genç olması. Koruyucu, kollayıcı, güçlü (hatta süper güçlü), hızlı, ailesine düşkün, olgun (107 yaşında), “vejetaryen” (sadece hayvan kanıyla besleniyor), nefsine hâkim bir aşk böceği… (Oğlanın tek problemi “soğuk” -yoksa “ölü” mü demeli- ve ölümsüz olması.) İnsan kız (Bella) ise görünüşü itibariyle alabildiğine sıradan, ruhu itibariyle alabildiğine korunmasız, sarsak, sakar bir aşk böceği… (Oğlanın bol jöleli saçlarının çerçevelediği beyaz ve hüzünlü yüzünü) İlk görüşte ve (kızın kanını) ilk koklayışta aşk. Hem de en yasak olanından; zira türler arasında…

Geo dergisi genel yayın yönetmeni Melih Kafa “Ne olacak bu genç kızların hali” konulu bir ayaküstü sohbet sırasında zihin açıcı bir yorum yaptı: “Aslında genç kızlar da hâlâ marjinal erkekleri tercih ediyor. Ancak artık eski usul erkekler o kadar az ki, onlar marjinal oldu.” Değişen tek şey marjinalliğin tarifi mi yani? Eğer öyleyse ne zaman oldu bütün bu değişim? Konuyu bir de uzmanına danıştığımızda, cevap Değişim Grup psikologlarından Dr. Duysal Aşkun’dan geliyor: “Erkeklerin kadınlardan beklentileri geleneksel olsa da yaşantıları marjinalleşti. Çoğu erkek bugün artık evliliği cinselliğe giriş kapısı olarak görmüyor ve evlenmek, sorumluluk almak, fedakârlık etmek istemiyor. Dolayısıyla kadınların da beklentileri marjinal kaldı. Onlar da kendilerini anlayacak, sorumluluk alacak, uzun soluklu ilişkiler yaşayacakları erkek modeline özlem duyuyor. Oysa günümüzde bu model artık çok nadir.” Pamuk ise bu farklılığa şu tespitle vurgu yapıyor: “Çevrede gözlemlenen ilişkilerin çoğu kitapta yansıtılandan çok farklı: Kendini beğendirme çabası, hemen cinsel ilişki yaşama, ‘seksi’ olma, ilişkilerdeki inişler çıkışlar, rakipler, vb. Kitapta, çok daha güvenli, çok daha özel hissettiren bir ilişki anlatılıyor. Böyle bir olasılık, genç kızlara başka seçeneklerin de olduğunu düşündürüyor ve umut veriyor.”

Kitapla ilgili umut veren bir başka özellik de öykünün gerçek üstü olması Pamuk’a göre. Kitabın ana erkek karakterlerinin “gerçek” olmaması, okuyucuların onlarla ilgili hayal kurmasını kolaylaştırıyor. “Edward herkes tarafından ulaşılabilir olarak algılanıyor. Yani, tüm okuyucular böyle birine ulaşma konusunda eşit şansa sahip” diyor uzman.

ABD’nin önde gelen araştırma kuruluşlarından Pew’un yaptığı bir çalışma -her ne kadar katılımcılar tam tersini iddia etseler de- bu yorumu doğruluyor. Araştırmaya katılan ergen kızların yüzde 85’i Alacakaranlık’ta anlatılan hikâyenin gerçek olduğuna; yüzde 60’ı ise Edward’ın bir gün Bella’yı terk edip kendisiyle evlenebileceğine inanıyor. Aynı araştırmaya katılan kızların tümü (yani yüzde 100’ü) Edward’ı canlandıran oyuncu Robert Pattinson’ın varlığını reddediyor. Çalışmayı yürüten ekipten Dr. Francis Spitznagel, bu durumu toplu bir sanrı hali olarak nitelendiriyor: “Genç kızlar sanki bu hikâyenin gerçek olduğuna kendilerini inandırmak istiyor.”

Türkiye’de konuyla ilgili bir araştırma yok elbette ama Efsun’un yaptığı çalışmadan çıkan sonuç şöyle: Bizim kızlarımız en azından gerçekle kurguyu birbirinden ayırmayı biliyor. Adana’dan soruları yanıtlayan Ece Alhas (14) “Edward Cullen en çok sevdiğim karakter” diyor gayet bilinçli bir şekilde ve “filmi izleyen her genç kız gibi aşık oldum ona” diye ekliyor. Tüm sıradanlığıyla herkesin kendisini yerine koyabileceği Bella içinse durum biraz tartışmalı. İstanbul’dan habere görüş veren Deniz Söyler (13) “Bella Swan’ı seviyorum, çünkü o karakteri kendi kişiliğime çok benzetiyorum” diyor. Dersu Özdemir (12) Ankara’da okuyor ve “Edward hem vampir, hem romantik, hem de çok (bir daha çok) yakışıklı” diye başlıyor konuşmasına; o Bella’yı pas geçip oyunu Edward’ın geleceği gören sevimli vampir kardeşi Alice’e veriyor. Efsun’un Bella’yı anlatırken kullandığı “Edward’ın biricik aşkı ne yazık ki” sözleri de Bella hakkındaki hislere tercüman oluyor. Uzmanlara göre genç kızların kendilerini Bella’yla özdeşleştirmelerinin ya da ondan nefret etmelerinin sebebi aynı: Bella’nın yerinde olma isteği. Newsweek Türkiye için Alacakaranlık serisinin lokal etkilerini araştıran Pamuk, ergenlikte hemcinslerin kendi arasındaki rekabetin oldukça şiddetlendiğini söylüyor. Kızlar da, erkekler de diğer kızlar ve erkeklerden daha güzel, daha bakımlı, o dönemde geçerli olan beceri alanlarına daha hakim olma yarışına giriyor. “Kahramanı bu rekabetin dışında, ama onu yine de mutlu kılan bir roman kurgusu, doğaldır ki insanların içine su serpiyor. ‘Sadece en iyiler kazanmaz, bu hayatta herkesin kazanma şansı vardır’ düşüncesi, herkesi rahatlatıyor” diyor Pamuk.

Bununla bağlantılı bir diğer konu da kitapta işlenen temanın yine insanın en temel ihtiyaçlarından birine yönelmesi: Özel olma ihtiyacı. Kim bu evrende “biricik” olduğuna inanmak istemez ki. Kitapta da Bella ile özdeşleşen tüm genç kızlar bu özel olma duygusunu tadabiliyor; bu durum çok özel olan biri tarafından seçilmekle başlıyor. Pamuk, seriyle ilgili araştırmasında yardımcı olan Özel Robert Lisesi öğrencisi Defne Sökmen’in şu tespitini aktarıyor: “Kız öylesine özel ki, bu kadar karizmatik bir erkek onca kız içinden gidip onu seçiyor.” Aslında serinin ana karakterlerinden Bella yani belirgin bir özelliği ve marifeti olmayan bir genç kız, çok popüler bir erkek tarafından seçiliyor. Doğrusu konu hiç yeni değil. Yazar, ilk kitabını yazarken Jane Austen’ın “Aşk ve Gurur” kitabından etkilendiğini söylüyor. O kitaptaki Elisabeth karakterinin de ne çok güzel ne de özel bir becerisi var, ancak kimselere bakmayan Bay Darcy onu seçiyor. Tıpkı, Edward ve Bella ilişkisinde olduğu gibi.

Tabii, bu seçme-seçilme denkleminden rahatsız olanlar da yok değil. “Why Gender Matters” (Neden Cinsiyet Önemli) adlı kitabın yazarı Leonard Sax, Washington Post’ta yayımlanan yazısında son 30 yılda Batı’da yetişkinlerin cinsiyet farkları önemsizmiş gibi davranması ve çocukları bu yönde eğitmesinin sonucunu şöyle yorumluyor: “Erkeğe ihtiyaç duymayan feminist bir nesil yerine Alacakaranlık’takine benzer geleneksel erkek ve kadın rollerine ve bu ilişkilere hayran kızlar sürüsü doğdu.” ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda’da görüştüğü yüzlerce genç kızın aslında insan doğasının temelinde cinsiyetin olduğunu düşündüğünü söyleyen Sax, “Cinsiyet farklarını yok saymak cinsiyet farklarının artmasına katkıda bulunuyor” diye ekliyor. Anlaşılan her fırsatta tekrarlanan “kadın erkek eşitliği” mesajları özellikle son nesilde ters tepmeye başladı. Hem evde hem de işyerinde eşitlik mücadelesi veren kadınlar, bu savaştan yorulmuş olabilir mi? Nitekim ABD’de yayımlanan ekonomi dergisi Journal of Economic Perspectives’te yer alan bir makaleye göre 90’lı yıllarda ve 2000’in başlarında, geçmişten farklı olarak eğitimli kadınlar evlendiklerinde eşlerinin soyadlarını almaya daha meyilli. Massachusetts nüfus kayıtları ve Harvard mezunları arasında yapılan araştırmaya göre, Massachusetts’te evlendikten sonra üniversite mezunu kadınların yüzde 23’ü 1990’da kendi soyadını korurken, bu oran 2000’de yüzde 17’ye geriliyor. Harvard mezunları arasındaysa 1980’de kadınların yüzde 44’ü kendi soyadını taşırken, 1990’da sadece yüzde 32’si kızlık soyadını koruyor. Araştırma lideri ekonomi profesörü Claudia Goldin’e göre bunun sebebi, günümüze yaklaştıkça kadınların aile bağlarını, tüm aile fertlerinin tek bir isim altında birleşmesini daha fazla önemsemesi. “Oysa 50’li, 60’lı yıllarda doğan kadınlar için önemli olan bağımsız bir kimliğe sahip olmak ve hayatta önemli bir yer edinmekti” diyor Goldin.

Sadece ABD’de değil, dünyanın başka yerlerinde de genç kız ve kadın tercihleri arasında benzerlikler söz konusu. Türkiye’de de global krize kadar olan dönemdeki yıllarda kadın istihdamı eğrisi baş aşağı ilerliyordu. Ekonomi uzmanları, global krizle birlikte biraz yükselen eğrinin de suni bir artış olduğunu belirtiyor. Bu durum da evliliğe kadar devam edebiliyor ancak. Çünkü her dört kadından yaklaşık biri evlendikten ya da nişanlandıktan hemen sonra çalışma hayatına veda ediyor. Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu’nun “İş Dünyasında Kadın” raporuna göre çalışan kadınların yüzde 24’ü evlendikten sonra ev kadını oluyor. Duysal Aşkun’a göre bunda sosyal baskılar kadar kadının evde olup, eşinin kendisine bakmasını tercih etmesinin de önemli payı var. Evlilik ve ilişkiler üzerine çalışmalar yapan psikiyatr ve psikoterapist Doç. Dr. Armağan Samancı da yeni nesil kadınların kendilerini koruyan, kollayan güçlü erkeklerden hoşlandığını belirtiyor. Bu tarif tanıdık geliyor mu? Genç kızlarımızın yeni süper kahramanı Alacakaranlık serisinin vejetaryen vampiri gibi. Samancı’ya göre, Edward’ın bugünün genç kızları üzerindeki etkisinin bir sebebi daha var: Baskı unsuru olarak kullanmadığı, kontrollü bir güce sahip olması. “Daha önceki nesillerde de güçlü erkek modeli popülerdi. Ama o dönem kadınlar, güçlü olduğu için ezen, kadını kısıtlayan erkeği anlayışla karşılardı. Bugünkü genç kızlarsa güçlü, kendilerine sahip çıkacak ama aynı zamanda onlara baskı yapmayan, sevgililerine özgür bir yaşam alanı sunan erkekleri idealleştiriyor” diyor Samancı.

Alacakanlık’taki sırrı araştırırken katkıda bulunan tüm uzmanlar, serinin bu kadar tutmasındaki sebebi farklı açılardan da olsa aynı şekilde yorumluyor. Doğru zamanlama. Bilgi Üniversitesi Gençlik Çalışmaları Genel Koordinatörü Yörük Kurtaran, cinselliğin ancak evlilikle başlayacağı, diğer türlü cinselliğin kötü ve kaçınılması gereken bir durum olduğuyla ilgili “derin” mesajlar içeren bir kitabın tam da dünyada muhafazakâr rüzgârlar eserken popüler olmasını çok manidar buluyor. “Birey farkında olsun ya da olmasın, hareketleri dünyada hakim olan eğilimlerin çok da dışında kalamaz. Özellikle Türkiye’ye özgü gerçekler de düşünüldüğünde böyle bir kitabın fazla sayıda okuyucu bulması çok da şaşırtıcı değil.” Türkiye’de her zaman muhafazakâr çizgilerin hakim olduğunu vurgulayan Kurtaran “Sosyal yapı ve toplumda yakıştırılan roller nedeniyle, kadınlar her zaman kendilerini korumak ve kollamak zorunda hissediyorlar” diyor. Bunun bir sonraki aşaması da “korunma ve kollanma” ihtiyacı oluyor.

Vampir delikanlı tarafından binbir çeşit ölüm tehlikesinden (trafik kazası, vampir zehiri, kötü çocukların tacizi vb) kurtarılan Bella, kızların bu ihtiyacının neredeyse ete kemiğe bürünmüş hali.

Ülke gençlerini konu alan araştırmalar da Kurtaran’ı doğruluyor. Gençlerin günümüzde geçmişe oranla cinsellik dahil birçok alanda daha özgür ve açık fikirli olduğu düşünülse de ÇETAD’ın (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği) 2007’de yayınladığı araştırmaya katılanların yüzde 63’ü bekareti kadınların namus simgesi olarak değerlendirirken, bekaretin ancak evlilikle bozulması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 65. Bu tabloda kitaptaki mesaj, tam da gençlerin inandığı değerlerle örtüşüyor. Nihayetinde birkaç masum öpücükle süslenen Bella Swan ve Edward Cullen çiftinin aşkı dördüncü kitapta (kitapları okumaya niyetli olanların dikkatine, az sonra hikâyeyi berbat edecek bir ipucu vereceğiz) evlilik ve akabinde bir çocukla taçlanıyor. Yani Edward’ın korumacılığı seri boyunca Bella’yı kendinden de koruyor. Bu onun ailesinden gelen bir özellik. Cullen’lar neredeyse mükemmeller; birbirlerine bağlı, koruyucu, temiz ve yine hepten “vejetaryen”.

Diğer taraftan, Samancı ve Pamuk günümüzde gençlerin serideki gibi temiz ve saf aşk arayışlarının yoğunlaştığını belirtiyor. Zira Samancı’ya göre masumiyetlerini hızla yitiren gençler çevrelerindeki ikiyüzlülüğün daha çabuk farkına varıyor. “Kitapta idealize edilmiş, güçlü, koruyan erkek kahramanla kızın cinsellikten uzak, uzun soluklu ilişkisi gençlere aradıklarını sunuyor.” Pamuk ise sevgiyi cinselliğin önünde tutan, kadına ulaşmak için herşeyi göze alan kitaplar, filmler, televizyon dizilerinin her zaman kadın izleyiciler arasında yerini bulduğuna dikkat çekiyor: “Günümüzde de değerlerin giderek yozlaştığı, yeni yetişen gençlerin kendilerini neredeyse bir jungle’ın kapısında hissettikleri bir noktada böyle bir kitap, başka seçeneklerin de olabileceğini önermesi açısından önemli.” Tabii, bu tespit başka soru işaretlerine yol açıyor. Zaten, Pamuk ve Defne de yazılarını şu soruyla bitiriyorlar: Madem böyle bir ilişki herkesin arzu ettiği bir şey, neden gerçek hayatta örneklerine fazla rastlanmıyor?

Newsweek Türkiye, 2009

Aslı Ortakmaç – Çağla Kalafat

Reklamlar