Ömer Lütfi Akad’ın 95 yıllık filmi 19 Kasım 2011’de bitti. Ama memleket sinemasının “koca çınarı”nı tekrar tekrar izlemeye devam edeceğiz…

“Bu madde son zamanlarda ölmüş bir kişiyle ilgilidir. Bazı bilgiler, yeni gerçeklerin açığa çıkmasıyla güncellenebilir. Ölümü takiben yıkıcı değişiklikler yapılması durumunda, bir hizmetlinin müdahalesini isteyin.” Bu uyarı Vikipedi’nin Ömer Lütfi Akad başlığının girişinde yazıyor. Usta hakkında bilgilerini tazelemek isteyenlerin internette ilk karşılaştığı metin bu… İnsana kendini çıplak hissettiriyor. Niyeti bu değil belki ama üşütüyor. “Yeni gerçeklerin açığa çıkması” ya da “ölümü takiben yıkıcı değişiklikler yapılması” ile ilgilenmeyen bir “hizmetli” arıyor göz, elde olmadan. “Rahmetli böyle biri değildi” diyecek biri… Tatlı bir sadeliği vardı sanki. Hakkında bilinmesi gerekenler “yıkıcı değişiklikler yapılmaya” müsait değildi. O sadece yaptıklarıyla bilinmeyi ister gibiydi çünkü. En azından sinema salonunun karanlığında öyle görünüyordu. Dolayısıyla onu ölümünün ardından anlatırken onun istediğini varsaydığımız yoldan yürümek uygun olur gibi geliyor.

Ömer Lütfi Akad 1916 İstanbul doğumlu. Fransız Sainte Jeanne d’Arc Okulu ve Galatasaray Lisesi mezunu olduğuna göre tam bir Frankofon. İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu Maliye Bölümü’nü bitirdiğine göre aklı hesap kitap işlerine basıyor. Haziran 1946’ya kadar Osmanlı Bankası’nda memur imiş. Bir yaz günü, muhtemelen bir sürü insanı mahveden o güzel havalardan birinde memuriyetten istifa ediyor. Sema Film’in önce muhasebesine, sonra da setlerine dadanıyor. Bir süre yapım yönetmenliği yapıp nihayet Erman Film’de Seyfi Havaeri’nin Damga filminin eksik kalan sahnelerini çekerek yönetmen koltuğunu kapıyor. Yıl 1947.

Bir yıl sonra Halide Edip’in Vurun Kahpeye adlı eserinin senaryosunu yazıp yönetiyor. Ve Akad dokunuşu yavaş yavaş dünyayı değiştirmeye böyle başlıyor. Önce memleket sinemasındaki o zamana kadar dekorların arkasına saklanan tiyatrocuların egemenliğine ağır bir darbe vuruyor ve “Sinemacılar Kuşağı”nın başladığını müjdeliyor. Bu film sinema tarihinde böyle bir yere sahip olmasaydı ve gişede rekorlara imza atmasaydı da önemli olurdu. Çünkü gözü dönmüş köy ahalisinin öğretmen hanımı sokaklarda sürüklediği sahneye bir kez tanıklık edince izini ömür boyu taşırsınız; ve bu tek başına o filmi tarihe (en azından kişisel tarihinize) kaydederdi.

Ardından gelen 30 yıl Akad, yılda bir ya da iki film çekiyor. Yeşilçam’ın o dönemi için bu rakam düşük sayılabilir. Ama imzasını taşıyan filmlere bakınca hemen hepsinin düşünülerek yapıldığı, sürümden kazanma kaygısının olmadığı hissi ağır basıyor. Örneğin Kanun Namına (1952). Gerçek bir olaydan yola çıkarak, gerçek mekanlarda çekilen bu polisiye, yaratıcı, dinamik kamera hareketleri ve kurgu denemeleriyle meslekteki herkesin yüreğine bir cesaret dalgası salıyor; “Dur ya bir de biz deneyelim” dedirtiyor. Ayrıca Ayhan Işık’ın memleketin her köşesinde yıldızını parlatıyor. Akad, aynı yıl İngiliz Kemal Lawrence’a Karşı (1952) ile Işık’ın yükselişini garantiliyor.

Yönetmenin 1959’da bir şairle çalışma fikri de ilginç sonuçlar doğuruyor. Attila İlhan’ın senaryosunu yazdığı Yalnızlar Rıhtımı farklı iki anlatım biçiminin ustası iki adamın üslup çatışmasıyla sonuçlanıyor ama nihayetinde sinemaya üstüne tartışacak ve unutulmayacak bir iş hediye ediyor. (Filmin başrollerini paylaşan Çolpan İlhan ile Sadri Alışık’ın ölüm onları ayırana kadar süren birliktelikleri gibi başka hayırlara da vesile oluyor elbet.) Akad edebiyatçılarla çalışmayı seviyor belli ki. Yaşar Kemal’in eseri Beyaz Mendil (1955) ve Orhan Kemal’in daha sonra romanlaştıracağı Kaçak’tan Vedat Türkali’nin senaryosunu yazdığı Üç Tekerlekli Bisiklet (1962) filmlerini yapması ondandır herhalde.

Sonra bir gün, 1966 yılında, Yeşilçam’ı kulağından tuttuğu gibi köye götürüyor. Ama gerçekten. Şalvar ve kasketle sınırlı bir fantastik öğe olarak köye değil, gerçek insanların, gerçek şeyler yaşadığı; acının, çaresizliğin, sevincin kana ve toprağa karıştığı öyküler anlatılan bir yere. Yılmaz Güney’li Hudutların Kanunu geri dönüşü olmayan bir yola sokuyor izleyiciyi. Hıdır’la birlikte sınır boyunda kaçakçılığa çıkılıyor, toprak ağalarıyla yüzleşiliyor ve jandarmayla araya mesafe koymanın önemi öğreniliyor; ve böylece açıkhava sinemalarındaki çekirdekle gazozun tadı bile değişiyor. (Bu filmin Martin Scorsese’nin başkanı olduğu Dünya Sinema Fonu’nun desteğiyle orijinal pozitiften aktarılarak dijital olarak yenilenen bir kopyasının 64. Cannes Film Festivali’nde gösterildiğini hatırlatmamak olmaz.) Ertesi yıl Kızılırmak-Karakoyun ve Ana filmleriyle Akad iki darbe daha vuruyor ve (daha sonra adlandırılacağı üzere) Anadolu üçlemesinin taşları yerine oturuyor. Yoksa “bozuk düzen” sözü literatüre o sıralar mı giriyor?

1968’de Akad kente dönüyor. Değişmiş ama bir şekilde aynı da… Hâlâ gözü edebiyatın büyüklerinin anlattıklarında mesela. Sait Faik’in Menekşeli Vadi’sini alıp, senarist Safa Önal’la birlikte, Türkan Şoray ve İzzet Günay’ın başrolde oynadığı Vesikalı Yarim’e dönüştürüyor. Evli ve çocuklu manav Halil ile konsomatrist Sabiha’yı toplumsal bir çıkmazın içine hapsediyor, aşkla da zincirliyor. Mendiller gözyaşıyla çürüyüp akıl ağacının dallarına hudutları aşabilmekle ilgili dilek çaputu oluyor.

Nihayet ustanın noktayı koyduğu yere, Gelin (1973), Düğün (1974) ve Diyet’e (1975) geliyor sıra. Akad, bu filmlerde senaryo çalışmasında da genel eğilimini bozmuyor ve bir edebiyatçıyla işbirliğine gidiyor. Ama bu sefer tercihini genç bir yazardan yana kullanıyor: Selim İleri. Hülya Koçyiğit üç filmde de yuvasını bozup, köyünü, bildiği düzeni ardında bırakıp kentin ara sokaklarında yeniden inşa edilen köylere, insan değirmeni fabrikalara, farklı bir ekonomi kafasının direttiği yaşam trafiğine dalan o kadını oynuyor. Bu üçlemenin göç temasını enine boyuna ve soğukkanlı bir biçimde eşelemesinin dışında bir başka önemi de Yeşilçam’da kadına biçilen rollerin dışında bir öykü anlatması da olabilir. Çünkü bu filmlerin kadınları kolay devrilmez, sınırları aşmaya güçleri yeter; çekip gitmeye, değiştirmeye, itiraz etmeye ve bunun bedelini ödemeye cesaretleri vardır.

Ömer Lütfi Akad’ın öyküsü elbette ki 1975’te bitmiyor. Ama (ona yakıştırıldığı üzere) bu “koca çınar” dallarını Yeşilçam’dan çekip sonraki 30 küsur yıl boyunca başka bir ormana uzanıyor. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayan ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar’da nihayete eren sinema ve televizyon öğretme kariyeri esnasında onun ellerinde binlerce hevesli fide ağaç oluyor. 35 sinema filmi, (dördü Ömer Seyfettin biri de Faruk Erem’in eserinden uyarlama) 5 televizyon filmi, 12 belgesel, dağlarla ödül ve Işıkla Karanlık Arasında (İş Bankası Yay., 2004) adlı biyografisinin yanı sıra bu ormanı da eserleri arasında saymak yanlış olmaz herhalde. Şairliği, ressamlığı, sendikacılığı, müzisyenliği, sahne tasarımcılığı, senaristliği, hayat arkadaşlığı, babalığı ise bir başka yazının konusu olsun artık. Zira 95 yıllık bir çınar da öyle bir çırpıda, üç beş sayfada anlatılmaz.

Bianet, 25 Kasım 2011

http://www.bianet.org/biamag/diger/134318-yesilcam-ormaninin-cinari

Reklamlar