Aynadaki şey bana benziyor. Üç gündür bu aynadan bana bakıyor. Üç gündür gazetenin hafta sonu ekleri katında, kadınlar tuvaletindeki bu aynada bakışıyoruz. Gün be gün çöküşünü izliyorum onun. Omuzları düştü, saçları yağlandı, gözlerinin altında karanlık çukurlar açıldı… Oynak ofis sandalyesinde uyumaktan kamburu çıktı, yazı düzeltmekten parmakları çarpıldı, tartışmaktan dudakları gerildi, gerildi, çizgi oldu… Üç gün boyunca tuvaletteki bu aynayı boş buldukça onun sıkışmışlığını, sessiz teslimiyetini izlemeye geldim.

Şimdi yüzüne su çarpacak, yağdan ağırlaşmış saçlarını açacak, onlara dokunacak, sonra üç günlük eziyete dayanamayıp gevşeyen lastik tokayla yeniden toplayacak. Birkaç esneme hareketi yapıp kanın vücudunda dolaşmasını sağlamaya çalışacak. En sonunda gözlerime bakmaya daha fazla dayanamadığından bana sırtını çevirip kapıya yönelecek. Eli kapının kolunda bir an duracak, bana son kez bakacak (belki özür dileyen belki de suçlayan bir bakış atacak) ve gidecek; işinin başına dönecek. Ne o ne de ben bu karşılaşmamızdan önce hissettiğimizden daha iyi hissediyor olacağız kendimizi.

Gel güzelim, bu sefer değişik bir şey yapalım. Bir hayal kuralım. Aslında şu an ne yapmak istiyoruz onu düşünelim… Ah gözlerindeki o karanlık ışığı tanıyorum! Evet tam da öyle bir şey yapalım işte!

Kapıyı açmadan önce birbirimize cesaret verici bir bakış atalım ve herkesin tüm çıplaklığıyla üç gündür birbirinden nefret ettiği, bu mahkumiyet için birbirini suçladığı açık ofisimize adım atalım…

Sonra şöyle devam etsin:

Salonun solunda Mac’in başında son dakikada gelen ilan yüzünden yazısının yarısını atmaya uğraşan muhabir Sevinç var. Onun hemen ötesinde kıymetli sayfasından yaklaşık yarım saattir uzak kaldığı için hayata küskün sayfacı Orhan yüzünü asansörden yana dönmüş, başını eline yaslamış oturuyor. Bilgisayarından çıkıp uzun dağınık saçlarının arasında kaybolan kabloya bakılırsa kulaklıkları var. Saat ve ruh hali itibariyle Led Zeppelin dinliyor muhtemelen ve küfrediyor. “Bitir ulan artık. Noktayı gördüğün yerden at işte küçük orospu. Bütün beceriksizler beni mi bulur ya. Hay amına koduğumun kaderi!”

Tam karşıda, cam kenarında gecekondu kılıklı bir kutuda görsel yönetmen Barış Ağabey uyukluyor. Salyası (basın tarihinin karanlık sayfalarında kalmış bir yöntemle) cetvelle çizdiği, ama Orhan’a vermeyi unuttuğu Sevinç’in sayfasına akıyor. Başı masaya düşmeden hemen önce boş Gripin kutularını ve sigara izmaritlerini sağa sola dağıtmayı akıl etmiş. Yanındaki kutu oda boş. Genel yayın yönetmeni banyo yapmaya gittiğini söyleyerek çıkmıştı, şimdi Nevizade’de içiyor ve kendine çorba ayarlıyor muhtemelen. Herif yandan yandan yaptığı işlerle kendine iki ev aldı; adam olamasa da bu gidişle emlak kralı olacak.

Sağda köşede kültür, sanat ve gece hayatı uzmanımız Hülya hâlâ telefonda, hâlâ aynı adam mı bilemiyoruz ama hâlâ boynunu ve dudaklarını okşuyor usulca kıkırdarken. Bu hanım kızımızın yazısını bitirmesine en iyi ihtimal iki saat var. Az ötesindeki sandalyede moda ve güzellik editörü Umut geriye kaykılmış ayaklarını masaya dayamış uyuyor. Floresanların hastalıklı aydınlığında taktığı şu bilmemne marka güneş gözlüğü, halkla ilişkilercilerden alınma bir rüşvet. Biliyoruz çünkü çok pahalı olduğu için geri vermesini söylemiştik ona; o kolundaki saatle birlikte…

Şimdi tuvalet kapısının önündeki bize uygun görülen makamımızda duran makasımızı alalım. Ve sağ baştan saymaya başlayalım.

Önce Umut. Geriye kaykılmış ya, boynu açıkta. Yanına yanaşınca geçen hafta “En trendi mücevherler” başlıklı eserinde yer alan bir parçayı fark ediyoruz: Altın bir zincirin ucunda sallanan altın bir bok böceği. Yazıda diyordu ki, “Ayrıca bu inanılmaz dizayn, bilgelik ve şans getiriyor” ve fiyatı Umut’un bir aylık maaşına denk. Makası iki bıçağının ortasındaki vidayı iyice zorlayana kadar açıyoruz, yayvan bir x işaretine dönüşüyor. (“İnanılmaz dizayn” dediğin asıl budur.) Sandalyenin arkasına geçiyoruz. Bir elimizle makasın x’inin ortasından sıkıca kavrıyoruz ve öteki elimizi de usulca Umut’un alnına koyuyoruz. Kız dokunuşumuza hafif bir kıpırdanmayla yanıt vermeye yelteniyor. Alnına baskıyı artırıyoruz. Makasın keskin içini, açıkta kalan nefes borusu ve altın zincir dahil pek çok şeyi doğrayacak şekilde, bir kulaktan öte kulağa kaydırıveriyoruz. Kan fışkırıyor ve gidip sırtı bize dönük hâlâ telefonda şefkat arayan Hülya’nın sandalyeden sallanan sarı (tabii ki boya) uzun, temiz ve fönlü (Bu kız ne ara kuaföre gitti acaba?) saçlarına yapışıyor. Ofis sandalyesinin üstünde hızla bize doğru dönerken gözlerimize, makasa ve Umut’a bakmak için zaman kaybediyor boş yere. Dönüşü durduğunda biz çoktan makasın sapındaki iki deliğe parmaklarımızı geçirmişiz, bıçakların arasını hafif aralık bırakmışız ve Hülya’nın hafif aralık dudaklarını hedeflemişiz bile. Makas telefonda ettiği son cümleyi de keserek boğazının derinliklerine kadar inince, gözleri peşinden koştuğu tatmini bir daha asla yakalayamayacağı bilgisiyle yaşarıyor. Bir de vücudunun derinliklerinden bir yerlerden bir hıkırtı geliyor. Kan yok. Ne zaman ki Hülya’nın göğsüne dizimizi dayayıp makasımızı iki elimizle çekiyoruz, o zaman kan fışkırıyor. Yüzümüze gözümüze biraz kan bulaşıyor ama kızın hıkırtısı da bitiyor işte.

Salonun öte ucundakiler dönüp floresan loşluğunda neler olduğunu merak bile etmiyor; herkes ne yapıyorsa onu yapmaya gömülmüş. Ne tatlılar.  

Barış Ağabey’de sıra. Paravanla örülmüş odasına giriyoruz. Ah be abicim bu ne çok Gripin! Başının ağrısına iyi geliyor belki ama mideni deleceksin. Gözlerin de dışarı uğramış, zor kapatıyor gözkapakların. Kaç kez dedik bir tiroidini kontrol ettir diye. Onun yerine “Yeni ekin sayfalarını oturtmadan kimse evine gitmiyor” diye kesip attın. (Ama bak ekibin yarısı gitti işte; üstelik gözde sayfacını da otoban fahişeleriyle ihtiyacını görsün diye sen yolladın.) Senin gidesin yok, gidecek yerin yok diye yapılır mı bu bize… Yapılmaz Barış Ağabey, yapılmaz.

Kanla vıcık vıcık oldu makas, ne yapsak elimizden kayacak diye korkuyoruz. Makası kapatıp sapını avuçluyoruz. Baş parmağımızı da makasın büyük deliğinden geçirince kollarını yüzüne yastık yapmış uyuyan Barış Ağabey’in açıkta kalan ensesine nokta vuruşu yapabiliriz artık. Matadorların meslekleri gereği bildikleri o noktayı, biz kör topal bir gazetecilik birikimiyle tahmin etmek durumundayız. Omuriliğin sonu ve beyinciğin hemen öncesindeki küçük aralıktan omurilik soğanına ulaşmaya çalışacağız. Aman ya ensesine işte. Makas giriyor, giriyor, bir şeyler takılıyor, yönü değişiyor, yine giriyor ve lanet olsun Barış Ağabey’in beyninin bir yerlerinde takılı kalıyor. Kan ılık ılık sızıyor.

Zaten makas çok kirlenmişti. İyisi mi ellerimizi temizleyip, Barış Ağabey’in maket bıçağıyla devam edelim. Sevinç’in bir itirazı olmaz herhalde.

Dev Mac ekranına iyice eğilmiş, öylece, kıpırdamadan bakıyor Sevinç; zaman zaman “delete” tuşuna basıyor birer ikişer o kadar. Ekranda artan yazıyı görüyoruz; yaklaşık 1000 vuruşu kalmış. Bu hızla giderse burada dördüncü günü de deviririz. “İstanbul’a yakın en şahane kaçamak yerleri” yazısından bir türlü gidemeyen o 1000 vuruşu az sonra biz hallederiz. Ama önce başka bir işimiz var. Sevinç’in omzuna elimizi koyuyoruz; diğer üç kişinin kanlarının gölgesi var hâlâ elimizde ama kız zaten ekrana kilitlenmiş. Omzunu hafifçe sıkıp “Biraz ara ver Sevinç” diyoruz sakince. Bir nefes verip geriye yaslanıyor, nefesini alıp konuşmaya başlayacak… Çenesini tutup sözünü ve nefesini içeride bırakıyoruz, kafasını geriye ve hafif yana çekip atar damarını açığa çıkarıyoruz. Yaptığı işi bir türlü öğrenememiş yorgun gözlerini görmezden geliyoruz. Maket bıçağı işini bilir bir hareketle boynunun solundaki atar damarı bulup kanını dışarı boşaltıveriyor. Güzelim Mac ekranı ve ekranda saatlerdir yatan sayfa kanla yıkanıyor. Neden sonra iki elini boğazına götürüyor Sevinç. Parmaklarının arasından canı kaçarken o da hıkırdıyor. Kızlar hep hıkırdar mı ya? Sonra kanlı ellerinden biriyle kendini masadan uzağa itmeye çalışırken, klavyeyi kirletiyor. Ah Orhan sana çok kızacak. “Küçük orospu” diyecek içinden yine.

Sahi Orhan nerede? Nereye kayboldu bu herif? Yahu daha eki bitirecektik!

Aaaah, hayalimiz buraya kadarmış. Gerçek olamayacak kadar güzeldi. Yüzümüzü yıkayıp, saçlarımızı şu lanet gevşek lastikle bir daha toplayıp çıkalım tuvaletten. Seni bilmem ama ben artık eve gitmek istiyorum. Bitirelim şu eki de kedi tuvaletlerine kağıt olsun…

Kapıyı açıp salona çıkınca burnuma tatlı, ıslak, sıcak bir demir kokusu geliyor. Kurduğum hayali hatırlıyor ve gülümsüyorum. Bunu Orhan’a anlatmam şart, çok güleceğiz. Sahi Orhan nerede?

Ah işte orada asansör bekliyor! Paltosunu giymiş. Yahu nereye gidiyor daha eki bitireceğiz! “Orhan!?”

Yüzünü benden yana çevirince görüyorum. Uzun dağınık saçlarından kan damlıyor… Elleri de kanla gölgelenmiş… Pantolonunun paçalarında kanlı desenler var… Ve kanlı ayak izleri ucuz gri halıların üstünde asansörden masasına kadar geri gidiyor. Orada Sevinç’in kanıyla kirlenmiş sevgili Mac’i ve klavyesi görünüyor. Sevinç yerde hıkırdayıp titriyor. Barış Ağabey de paravanın aralığından ensesinde makasla uyuyor. Hülya hâlâ telefonda, ağzından boşalacak kanı kalmamış, sessizce oturuyor; galiba bu sefer ahizenin öte ucundakinin anlattıklarını dinliyor. Umut da sandalyesinde iyice geriye kaykılmış, kanlı boynunu floresan ışığına açmış, aynı hastalıklı ışığa güneş gözlüğünü siper etmiş kestiriyor. Ah altın bok böceği zincirinden kurtulup yere düşmüş, farkında mı acaba?

Asansörün cilveli çıngırağının sesi geliyor. Kapı açılıyor, Orhan biniyor ve tam kapı kapanırken elini koyup durduruyor. Kapıdan başını uzanıp bana sesleniyor. “Ben bir hava alıp geleceğim. Yazının 1000 vuruşluk bir ovırı var. Atarsan sayfa bitmiş olacak.”

Tamam Orhan hallederim…

Anne Boyutu, 14 Kasım 2011

http://www.anneboyutu.com/Yazar-Detay.aspx?ArtId=7468

Reklamlar