Behzat Ç.’yle ilk temas

Rexx’in 1 numaralı büyük salonu… Saat 10.48. Salonun ışıkları söndürülmemiş; aslında kimse gelip salonun ışıklarını açmamış henüz. Bir tek aralık kapıdan içeri günışığı sızıyor. Kırmızı koltukların arasında sıkışmış dar koridor görünüyor sessizce. Ayaklarımı o soluk günışığına uzatmış koridorun (ve salonun) tam ortasındaki koltukta kafam karanlıkta, tek başına oturuyorum.

Rexx’te 1 numaralı salonun 11 seansına büyüleyici bir yalnızlık hakim. Yumuşacık sesli bir kadın aralık kapıdan sesleniyor: “Dındindiiin… 1 numaralı salonumuzda film başlamak üzeredir.” Onu benden ve az önce makara değişimi sırasında mola vermemesini rica ettiğim makinistten başkası duymuyor. Ama aldırdığını, alındığını sanmıyorum. Bir soluk sonra yine kibarca konuşuyor aynı kadın: “Dındindiiin… 6 numaralı salonumuzda film başlamak üzeredir.” Sonra “Dındindiiin… 3 numaralı…” Belki de bu kutsal mekanda kendimi yalnız hissetmeyeyim diye sinemanın koruyucu rahibesi kol kanat geriyordur bana.

Yine bir ilk seanstayım ve yine normal koşullarda izlemeyeceğim bir filmin başlamasını bekliyorum. Mahallemin güzel sinemasının en büyük ve ancak gişe filmleri için kapılarını açmayı kabul eden salonu, “Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm” için ayrılmış. Vardır bir bildikleri…

Yine önyargılarımla geldim, yine çok az şey biliyorum. Bana “neredeyse 0 kilometre Behzat Ç.’ci” denebilir. Bir miktar test sürüşü yapılmış ama hâlâ galerinin vitrininden dışarıyı seyreden gıcır gıcır bir aile arabası… Televizyonda tek bir bölümünü izledim, hakkında çıkan bir takım yazılar ve röportajlar okudum ve yakın çevremdeki histeriyi tam olarak anlamadan gözledim… Emrah Serbes’ten burada açıkça özür dilemeliyim; hiçbir Behzat Ç. kitabına elimi sürmedim. Oysa filmi izledikten sonra anladım ki en büyük hatam da bu.

İzah edeyim müsaadenizle…

Hiçbir şey bilmeseydim, film hakkında yazmaya şöyle başlardım: Çok umut vaat eden bir televizyon dizisinin pilot bölümü… Ama bunun bir edebiyat uyarlaması olduğunu biliyorum ve 38 bölümünü geride bırakmış, yeni sezonu yakında başlayacak bir dizi olduğundan da haberdarım. Bu kadarcık bilgi de bana bu film hakkında şöyle söyletiyor: Sağlam bir kalemin elinden çıkmış gerçek insanlar ve 38 haftada yerli yerine oturmuş oyunculuklar… Ahmet Kolsuz (Hakan Boyav), CSI’cı kız Songül (Cansu Dere) ve Red Kit (Tardu Flordun) de konuk gelmişler bu oturmuşluğa ve kapının kenarında yer bulabilmişler. Günahın büyük kısmı onların değil, onlara oturacak yer göstermeyi, inandırıcılıklarını inşa etmeyi ihmal eden yönetmende (Serdar Akar) kanımca.

İnandırıcılık Behzat Ç. ile aramdaki temel mesele zaten. Bu, dizinin izlediğim tek bölümünde de kafamı kurcalamıştı. Ama filmin teorik olarak (38 değil de) “tek”liği ve seçilerek, hatta törenle izlenmesi özel bir zihin açıklığı yaratıyor. Klişelerle anlaşılması (ve anlatılması) kolay hale getirilen Songül ile Behzat (Erdal Beşikçioğlu) ilişkisi mesela… Çekişmeyle başlayıp kızın ağabeyiyle de tanışmamıza vesile olan geceye varan öyküye ikna olacak birini tanımıyorum. Ahmet Kolsuz’a da inanmış değilim. Ölü kıza tamamım ama neden olmayan bir tavşanın gayet olan bir adamın evindeki yerini tutarsız, eğreti buluyorum. (38 bölümü izlemedim diye mi bana öyle geliyor? Suçum bu mudur?) Daltonlar’ın ardına “Bu işte daha büyük güçler var, seni aşar” perdesi asmak da bana aptal yerine konmuşum hissi veriyor. Hem “sistemle bir derdin varmış gibi” yap hem de bütün yükü dört adama yıkmaktan fazlası elinden gelmesin, tarzı beni bozuyor. Haydi televizyonda “sistem eleştirisi” sıkar. “O zaman bir film çekelim lafımız boğazımızda düğüm düğüm kalmasın,” değilse bu filmin nedeni nedir? Amaaan şöyle ferah ferah küfür edelim mi? Sadece bunun için onca masrafa girilir mi?

Pilli Bebek ve Cem Kısmet’in Ankara usulü rock havası (Uyarı: Buna “leş rock” diyenler en kötücül nazarıma maruz kalacaktır) ile tatlandırılmış, sağlam bir mizah anlayışıyla renklendirilmiş, gerçek insanlarla örülmüş bir işe yazık değil midir?

Sorun tercihin, katil dahil her şeyin belli olduğu polisiye türünden yana kullanılmasında da değil; olur tabii. Ama o zaman gerçek niyetin sistemi vurmak olduğuyla ilgili şüpheler artıyor. Durum buysa kusura bakmayın, atışınız karavana! Yok maksat, olmayan bir tavşanı besleyen, ölü kızının hayaletiyle yaşayan bir polisin iç dünyasına yolculuksa, “0 kilometreizleyiciler” ekibe yeni katılan oyuncular kadar bile ihtimam görmüyor burada; onların sadece kapı aralığından bakmasına izin veriliyor…

İşte tam o kapının kenarında dururken kendime öfkeleniyorum. Ulan ne diye oturup insan gibi kitaplarını okumadım ki? Ne diye “Biraz da sinemadan kazanalım, rahatça da küfreder eğleniriz, hem de yeni sezon başlarken fazladan reyting garantisi alırız” kafasına indirimli seans ücreti ödedim ki?

Çıkışta bir kitapçıya dal ve bu işi Serbes ile aranda çöz. Haydi yürü…

“Bilmemek ayıp değil”den alınan cesaretle sorulan sorular:

-Neden (sadece) Hayalet’in öyküsüne çizgi roman efekti verilmiş? Güzel görünüyor ondan mı?

-Neden katilin lakabı Red Kit? Neden Red Kit gibi giyiniyor? “Yalnız kovboyluğundan” başka bir açıklamayı hak etmiyor muyum?

-Neden herkesin lakabı var sahi? Ankara’ya has bir durumsa ben neden bilmiyorum?

-Neden sadece Van’a ilk seansın gelirleri verildi? İlk seansta kaç bilet satıldı? O seansların “Abi bak şurada bizbizeyiz, iyisi mi hiç ara vermeden oynatıver filmi” seansları olduğu biliniyor muydu?

-Neden tavşan yaa?

Anne Boyutu, 7 Kasım 2011

http://www.anneboyutu.com/Yazar-Detay.aspx?ArtId=7418

Reklamlar