Peki ne değişti? Dünya? Ben?..

“Aslolan Yolculuktur” adlı yazımı şöyle bitirmiştim:

“Siz bu yazıyı okurken bu yolculuk çoktan (iyi ya da kötü) sona ermiş olacak. Ursula K. LeGuin’in Mülksüzler’de dediği gibi: Asıl yolculuk geri dönüştür, yeter ki döndüğünüz yerin yola çıktığınız yer olmadığını bilin. Orası değişmiştir. Siz de…”

O yolculuktan geri döndüm ve evet ben dahil her şey değişmişti.

Geçen haftayı (23. Bodrum Kupası’nı izlemek üzere) denizin ortasında geçirdim. Benim gibi bir bağımlının alması gereken günlük dozun çok altında internet erişimi, uydunun izin verdiği kadarıyla az bir televizyon, zaman zaman Yunanistan’dan gelen “hoş geldiniz” mesajları taşıyan bir cep telefonu… Bir de dümenin yanında sürekli cızırdayıp komşu teknelerden haberler getiren telsiz… Bütün teknolojik iletişim kaynaklarımız bunlardı.

Misafirdim ve fena halde acemiydim, dolayısıyla denizin gerçek yüzünü bana göstermediler. Yani rüzgarsız havaya küskün yelkenlere bakıp, ufukta hedefi görüp oraya varamamanın öfkesi içimde kabarmadı. Denizin insafına kalmadım hiç. Ne yelken halatı tuttum, ne demir attım ne de güverte temizledim. Ama denizde değiştim. Boyu, tipi ve doğduğu yerler tamamen farklı olan 100 tekneyle birlikte bir rotayı takip etmenin, tanımadıklarınızla ortak bir kaderi yaşamanın insanın yüreğine verdiği gücü tanıdım. Yelkenlere can veren rüzgar yoksa “çatışma yaşamaktan kaçınmanın” ve hiçbir şey yapamadan öylece saatlerce denizin ortasında durmanın nasıl büyük bir sabır sınavı olduğunu anladım.

Yolculuk ettiğim teknede de birbirini tanımayan ve belki de bir daha hiç yolları kesişmeyecek 13 kişiydik. Beş gün 24 saat birlikteydik. Aynı sofraya oturduk, ortaya gelen yemeği sözünü bile etmeden adil bölüştük, kendiliğinden oluşan bir vardiya sistemiyle telsizden yarışın gidişatına kulak verdik, tek bir taşınabilir internet bağlantısını paylaştık, birbirimizin işine tereddütsüz el verdik…

Denizde değiştim. Umut, Ege’nin sıcak güneşi gibi kemiklerimi ısıttı. İç sesim “Olabilir, olabilir, olabilir, bak daha iyisi olabilir, birlikte olabilir” diye bir türkü uydurmuş mırıldanıyordu…

Bu arada dışarıdan kesik kesik haberler gelmeye başladı. Dünya yıkılıyordu.

Önce, bir türlü gözlerim öfkeyle dolmadan adını anamadığım bir savaşta ölen gençlerin haberi düştü, konakladığımız sakin koya. Kaçının ölü, kaçının şehit olduğunu, hepsinin toplam kaç olduğunu konuşmanın anlamı yoktu. Sayılara güvenmem, bir şeyler anlatır elbet ama yanıltır da… Zaten “ölü sayısı” 0 olmadıktan sonra 1 de acıtır 100 de. Ardından gelen “operasyon”la da sayılar değişti, takibi zor, tahammülü imkansız hale geldi.

Haberin geldiği günün ertesi start noktasında toplanan tekneler o çocuklar için düdüklerini çaldı uzun uzun, boğuk boğuk. Martılar ve balıklardan başkası duymadı.

Perşembe günü de kısıtlı internete Kaddafi’nin linç edilmiş bedeninin görüntüleri yüklendi. Günahım kadar sevmediğim bu adamı sanık kürsüsünde hesap verirken görmek isterdim. Kimbilir hangi duygusal ya da siyasi nedenle lime lime edilmiş, teslim olduktan sonra alnından vurulmuş görüntüsü yanlış geldi. Zalime zulüm, mayınlı bir adalet anlayışı. İç sesim ne söyleyeceğini bilemedi, başını benden öteye çevirdi, sessizce dalgasız denizi seyretti…

Denizdeki son gün Van’daki deprem haberi tekneye fırtına gibi çöktü. Karaya çıkıp tanıdıkların, tanıdıkların tanıdıklarının sağlığından emin olmak istiyorduk. Felaketin boyutlarını anlamak istiyorduk. Yapabileceğimiz bir şeyler var mı öğrenmek, varsa hemen yapmak istiyorduk…

Karaya ayak bastıktan sonra sancılı bir geri dönüş yolculuğu başladı. Döndüğüm yerin yola çıktığım yer olmadığını hemen acıyla fark ettim. Etrafım başkalarının acılarından beslenen, cehaletten aldığı güçle ölümün adaletine methiyeler düzen, iyiyle kötüyü yalan yanlış, işine geldiği, “ötekine” yakıştırdığı şekliyle tarif etmekten utanmayan, bunu düşünmekten imtina etmeyecek kadar öfkeli, bunu dillendirmekten çekinmeyecek kadar densiz insanlarla çevrilmişti. Aslında onlar değişmemişti, hep oradaydılar.

Sadece bir miktar rakamlar değişmişti. Ölenlerin, yaralıların, yıkılan binaların, artık içinde oturulamayacak kadar hasarlı yüreklerin, ağzı köpüklü faşistlerin, iflah olmaz iyi niyetlilerin, insanlıktan umudunu kesenlerin, doğanın öfkesine rağmen ayakta kalmaya çalışanların, ayakta kalmaya çalışanlara yardım etmek için çırpınanların sayıları ve bağışlardan alınan vergi miktarı kayıtlarda güncellenmişti o kadar.

Geçen hafta hiç 0 olmamıştı, artık 1 bile değildi… Çoktu işte, her şey çoktu. Her şey değişmişti, çoğalmıştı. Diline o saçma türkü dolandığı için kendinden utanan iç sesim yine de kuyruğu dik tutmaya çalışıyordu, bir depremzedenin mesajını bana hatırlatıyordu: “Allah razı olsun kardeşim. Şu an gönderdiğin montla ısınıyorum. Sana söz bir gün sen düşersen ben de seni kaldıracağım.”

Yazıda geçen terimler sözlüğü

Çatışma yaşamaktan kaçınmak: Çarpışmak, birbirinin üstüne çıkmak, yan boyalarını çizmek teknelerin her tür hava koşulunda başına gelebilecek bir olay. Bu durumdan kaçınmanın iki yolu var: Askeri ve siyasi. Motoru çalıştırıp dümeni kırmak bir yöntem ama yelken yarışlarında bu “protesto” nedeni oluyor. Söz konusu teknelerin mürettebatının elbirliği edip o koca vücutları insan gücüyle ittirip kaktırması ve rotalarına sokması makbul.

Bağışlardan alınan vergi: 12 yıldır ödediğimiz 44 milyar liralık deprem vergisi duble yol oldu. Belli ki yetmedi, insanların telefonlara sarılıp Van’a çadır olsun, soba olsun diye Kızılay’a yolladığı 5 liraların da 2 lirası vergi diye alınıp uygun bir yere aktarılacak.

Anne Boyutu, 31 Ekim 2011

http://www.anneboyutu.com/Yazar-Detay.aspx?ArtId=7316

Reklamlar