Ama bu iş için valla!

Giriş

Moda tramvayındaki amca, küçük kırmızı bavulumu işaret ediyor.

Kızım bu soğukta seyahate mi çıkıyorsun?

Evet.

Nereye?

Bodrum’a.

Dillendirmiyor ama anlıyorum; yüzünde “Kafayı yemiş, dibini de ekmekle sıyırmış” yorumu var. Kendimi bir şekilde savunmalıyım.

İş için…

Sesim hesapladığımdan cılız çıkıyor. Amca da ikna olmuyor zaten ve dönüp Mühürdar sahiline bakıyor.

Burada çok güzel bir mercan vardı. Lodosta toplamaya gelirdik.

Mercan mı vardı?

Dönüp bana bakıyor, sorumu duymuyor ya da yanlış soru ki sormamışım gibi yapıyor, kafasında kaldığı yerden devam ediyor.

Evladım deniz ondan çalınanı hep geri alır.

Benim durağa geldik…

Hayırlı seyahatler kızım.

Sağol amca sana da iyi günler…

İkinci etap

Deniz otobüsü iskelesinden zamlı sigaralarımı alıp çantaya atıyorum. Bir gün önce zamlanacağı için işe çıkmayan aklı evvel dağıtımcılar yüzünden girdiğim yoksunluk krizine karşı önlem alıyorum. Toplama kamplarından kurtulanların kendilerini karbonhidrat ve şekere vermeleri gibi bir his ve beni utandırıyor.

Hava buz gibi, yağmur çiseliyor, arkamdan bavulumu sürüklüyorum ve Led Zeppelin, Stairway To Heaven’ı fısıldıyor.

Amca asıl böyle seyahate çıkılır.

Üçüncü etap

Havalimanının girişinde son sigaramı içiyorum. Bir ben, bir de fena halde mutsuz bir adam… Önce ben soğuğa ve yolun çağrısına teslim oluyorum. İçerideki tüm arama ve bilet organizasyonlarına mükemmelen hazırım. Üstümde metal yok, çantamda kesici delici aletler evde bırakılmış, sistematik olarak giyinip soyunabiliyorum, kapılarda ötmüyorum… Ah ben ideal yolcuyum!

Şu ana kadar tek kusurum, evden çıkmadan midemi oyalayacak bir şey bulmamış ya da Bakırköy iskelesindeki şahane simide hızla bakıp geçmiş olmam. Bir şeyler yemeliyim ve kahve içmeliyim! Havalimanının ilk tuzağına bile bile düşüyorum. Berbat bir atıştırmanın ardından asıl sürpriz geliyor. Uçağa binmeden önceki son düzlükte, yemek katında, dışarıya bir çıkma yapmışlar. Kapısına da bir kahve tezgahı koymuşlar. En pahalısından ve dandiriğinden kahveni al ve çık sigaraya! Önümdeki üç saatte böyle bir şey yaşamayacağıma ikna etmiştim kendimi, bu çağrıya da direnemiyorum.

Uçak gürültüsü, soğuk soğuk çiseleyen yağmur ve havayı yalandan ısıtan sobalar altında 10-15 kişiyiz. Az değiliz. Sirkülasyon da fazla ha… Herhalde vergi rekortmeni (sigara, alkol tüketicisi ve bir zamanların bordrolusu olarak) bendenizden daha fazla vergi kesebilmek için “kesinlikle sigara içilmez” havalimanında sahneye konan bir oyun bu. Ama yoldayım ve en küçük fırsatın bile tadını çıkarmalıyım.

Dördüncü etap

Burada tanımadığım dört insanla buluşacağımı check-in’de öğrenmiştim. Şimdi onlardan biriyle uçakta konuşacak konu bulamayarak oturuyorum. Kaptan pilotun anlattığı ve yarısından çoğunun anlaşılmadığı rötarla ilgili mazeretler bütün o sessiz oturma eziyetimizi dolduruyor zaten. Konuşunca da birbirimizi yanlış anlıyoruz. Sonra uçak hızlanıyor. Pencere kenarındayım, aslında koridor tarafında olmalıydım. Kalkacağım yok elbette ama istersem kalkabileceğim koltukları severim. Sonra uçağın tekerlekleri yerden kesiliyor, İstanbul’u ayaklarımızın altına alıyoruz. İyi ki pencere kenarındayım. Bulutların üstüne çıkanca hayranlık hissim dağılıyor ve yine “aslında koridor tarafında olmalıydım” fikrine sabitleniyorum. Böyle durumlarda ya uyumalı ya da bir şeyler okumalı. Bu yolda yazacak çok şeyim var diye okuyacak hiçbir şey getirmedim yanımda. Havayolu dergisi okuyacak kadar da çaresiz değilim herhalde. Yeni Aktüel’in yıllar önce verdiği minik sudoku kitapçığı hayatımı kurtarıyor. Aha işte İzmir’i görüyorum bir an, sonra birden bire Bodrum’un sahillerine sızan küçük vadiler, kıvrım kıvrım yollar, orman ve deniz! Tamam bu da bitti.

Beşinci etap

Yolumun bu bahar havasına düşmesinin sebebi gerçekten tamamen profesyonel amca…

Bodrum Cup diye bir şey var. Ege’nin ahşap guletleri, tırhandilleri ve aynakıçları beş gün birbirleriyle yarışacak. Ama anladığım kadarıyla yaz boyu çalışan karıncalar gibi yuvalarına çekilmeden önce son bir kez kendileri için tatlı tatlı eğlenecekler asıl. Denizcilik düzeyim boğulmayacak kadar yüzmekle sınırlı olduğunu bile bile onları izleme görevini bana verdiler. Dersimi çalıştım; fiberglasla ahşap yat arasındaki farkı öğrendim öyle geldim buraya. Yarın denize açılacağım. Şimdi Bodrum Marina’ya demirli dünya güzeli bir guletteyim, adı Sparkle. Büyülü ve serin bir akşam… Denizin tuzuna ahşap kokusu karışıyor, insanı sarhoş ediyor.

Moda tramvayındaki amca yine beklenmedik bir şekilde konuşuyor: “Evladım deniz ondan çalınanı hep geri alır.” Ben genetik olarak kara çocuğuyum amca, denizin öfkesi durur durur bana vurur mu amca? Yahu bana çok mu lazımdı şimdi bu amca? Yeminlen iş için amca…

Sahilde bir yerlerde Amy Winehouse Rehab’i söylüyor… I said no no no…

Siz bu yazıyı okurken bu yolculuk çoktan (iyi ya da kötü) sona ermiş olacak. Ursula K. LeGuin’in Mülksüzler’de dediği gibi: Asıl yolculuk geri dönüştür, yeter ki döndüğünüz yerin yola çıktığınız yer olmadığını bilin. Orası değişmiştir. Siz de…

Yazıda geçene terimler sözlüğü

Gulet: Günümüzde Bodrum İçmeler’de az sayıda usta tarafından üretilen, iki direkli, ahşap şahane yelkenliler. Yuvarlak kesimli kıç tarafında geniş ve lüküs bir kamara (buna da Master Cabin deniyor) saklıyor. Birbiriyle kavga etmeyeceğinden emin olduğunuz geniş bir insan grubunu bir araya getirebilirseniz haftalarca denizde mutluluktan aklınızı kaçırabiliyorsunuz.

Tırhandil: Arkası da önü gibi sivri olan gezme teknesi. Kıçının şekli itibariyle arka kamarası pek geniş olamadığından ticari olarak gözden düşmekle meşgul, anladığım kadarıyla. Ama hakkını yememeli o da çok güzel bir kız.

Aynakıç: Arkadaki kamarada hiper lüks ortam sağlayabilen kıçı düz tekne. Bu nedenle de şu sıralar Güney Ege tersanelerinde en çok bunlar üretiliyormuş.

Anne Boyutu, 24 Ekim 2011

http://www.anneboyutu.com/Yazar-Detay.aspx?ArtId=7213

Reklamlar