NBC’nin Anadolu’su

İnsan dediğin risk alır, sonra da bunlardan ders çıkarır değil mi?

Benim son aldığım risk de (yani İstanbul gibi bir kentte yaşamak dışında) önyargı uyarı sistemime aldırmaksızın bir Nuri Bilge Ceylan (NBC) filmi izlemekti. Bir Zamanlar Anadolu’da adlı eserle yaşadığım deneyim, kişisel başarı haneme altın harflerle yazılacak.

Öncelikle deney koşulları, kendi icat ettiği ilacı önce kendine tatbik edecek bir bilim insanının isteyebileceği kadar mükemmeldi. Hafta içi, Kadıköy’de, 11.00 seansında, küçük bir sinema salonunda yapayalnızdım. Makiniste “Oynat kardeşim, ara falan da istemiyorum. Şunu bir çırpıda halledelim” diye talimat verdim.

Deneyin 150 dakika olduğunu bilseydim aynı havalı tavrı koruyabilir miydim emin değilim… Ama olan oldu, film başladı. Kirli bir camın arkasından derme çatma bir sofradaki üç kişiye gizlice baktım önce. Optik atraksiyonlarla yavaş ve sessiz içeri davet edildim. Sonra bozkırda dolana dolana bana doğru gelen bir yolun kenarında film bir daha başladı. Yolun uzak ucu üç arabanın farlarıyla alev aldı… Arkasından da çok güzel bir öykü, sulak, yeşil bir dünyadan gelen bir fotoğrafçının bozkırı anlamaya talip kadrajları, inandırıcı diyaloglar, iyi oyunculuk izledim… Yaklaşık iki saati üç arabanın farıyla aydınlatılmış bir film çekme fikri bile başlı başına insanı sinema koltuğunda uyanık tutuyordu. Daha ne istiyordum? Belamı mı? Evet tabii ki.

Sinema salonunun yalnızlığında ve filmin loşluğunda önyargılarım ve ben şu soruyu sorduk kendimize: Memleket sinemasında iyi diyalog yazılıyor, oyunculardan tam performans alınabiliyor ve güzel bir fikir güzel fotoğraflarla desteklenebiliyor diye seviniyorsam, bununla yetinebiliyorsam, bunun günahı benim boynumu mu süsler?

Salondan Ortadoğu ve Balkanlar’ın en hızlı makara değiştiren makinist arkadaşa selam verip çıkarken yanıt henüz netleşmemişti. Filmle ilgili iki tasam vardı çünkü.

İlk tasam (çoook uzuuuuun) metrajdı.

Kısalmayacak metinin henüz yazılmadığını iddia eden (işsiz) bir editör olarak ben diyorum ki filmler için de aynı kural geçerlidir. Mesele tamamen (editoryal) tekniktir ve el alışkanlığından ibarettir. Ama ne yazık ki özel olarak bu iş için görevlendirilmediyseniz size sadece o metni okumak, o filmi izlemek ve arkasından arkadaş ortamlarında “Sevdim, sevmedim” demek düşer. Bazıları kendini tutamayıp fikirlerini daha geniş kitlelerle de paylaşır. Böyle durumlarda “aşk-nefret ilişkisinden” fazlasının tarif edilmesi edebe uygundur. Ama bunlar bir film eleştirisi yazısının konusudur. O yüzden geçiyorum…

İkinci tasam öykünün temelindeki üç kurum hakkında beyan edilen fikirdir.

Filmi kelimenin tam anlamıyla aydınlatan üç araba, üç kurumu temsil ediyor diye kabul edilebilir: Polis, yargı ve ordu. (Bu konuda şüpheleri olan varsa diye söylüyorum, sanığın ceset bulunduktan sonra komiserin arabasından savcınınkine gönderilmesi konuya nokta koyar.) Aslında çok babacan tarif edilen komiserin öfkesi tamamen kişisel, şiddeti anlıktır. Aman yanlış anlaşılmasın, sanığa tekme tokan girişmesinin sebebi temsil ettiği kurumun kötü şöhreti değildir. Zaten izleyici komiserle birlikte bozkırda oradan oraya sürüklenirken sanığı eline geçirse kendisi dövecek kıvama getirilmiştir.

Yargının da kusurları kişiseldir. Savcı da bir insandır nihayetinde, bazen burnunun ucundaki gerçekleri göremeyebilir mesela. Ah ordu da etkisiz elemandır elbette. Jandarma bölgesindeki bir soruşturmada (suç polis bölgesinde gerçekleştiği için) komutanın baş görevi sadece cipin güçlü farlarını kullanmaktır; biraz da yetki alanıyla ilgili sızlanır.

Bunlar yetmiyorsa bir başka ana karakter olarak doktor bey de öyküyü anlatanın meramının altını çizmek üzere hazır bulundurulur. O da gerçekleri tamamen insani nedenlerle saklayan, okumuş yazmış adamlardan sadece biri. Sahte bir raporla bir davanın tüm gidişatını değiştiren… Ama onun da nedeni bir oğlan çocuğunu korumaktır o kadar.

Filmin bütün gözalıcı güzelliklerinden, etrafına örülen ödül, sanat eseri, Oscar ve “Benim yalnız ülkem” kalkanını aşıp okuyunca şöyle bir yere noktaya kadar gelebilirsiniz: Burası Anadolu ve burada devletin kurumları değil insanlar olayların ayarını bozar. Burada devletin izniyle şiddet yaşanmaz. Hukuk gerekirse sabaha kadar bozkırda gerçeğin peşinde koşar ve adaleti tıkır tıkır işletir. Ordu karanlığa tuttuğu farla sizi aydınlatır ama daha fazlasına karışmaz.

Alınan riskten çıkarılan derse değer mi? Önyargılarına kulak vermeyenin hakkı NBC eliyle kötektir…

Yazıda geçen terimler sözlüğü

Tamamen editoryal teknik: Öykü, roman, film, haber gibi her tür metin için uygulanabilir teknik.

1. Metni kısaltmaya, ilk okuma sırasında “olmak” fiilinin (yaklaşık) her üç kullanımından ikisini atarak başlayın. Bu her derde deva gibi görünen fiil aslında sadece doğru yerde kullanıldığında mucizeler yaratabilir (Örn: Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.); olur olmaz yere konursa ayağa dolanır, mesajı diplere gömer, metnin tatlı ritmini bozar (Örn: Şimdi bu nasıl oluyor da oluyor?).

2. İkinci okumada tekrarları atın. Böylece anlatıcının kendi etrafında döndüğü, lafını söylemek için doğru anı bir türlü bulamadığı hissini verir tekrar eden fikirler. Bir de okuyucuya hınzır bir iç sesin “Bitse de gitsek” diye fısıldamasına neden olur ki bu herhalde hiçbir eser sahibinin isteyeceği bir şey değildir.

3. Hâlâ uzun görünüyorsa ince ayar yapın. Uzun kelimelerin yerine daha kısa eşanlamlılarını koymak, bağlaçları atıp virgüllerle süslemek gibi… Ama bu aşama metnin tadını kaçırma riskinin en yüksek olduğu aşamadır. Yani mümkün olduğunca evde tek başınıza denemeyin.

Anne Boyutu, 17 Ekim 2011

http://www.anneboyutu.com/Yazar-Detay.aspx?ArtId=7122

Reklamlar