Ama Adriano Celentano’nun tek meziyeti bu değil. 

Devir amerofili (had safhada Amerika sevgisi) devriydi. İtalya’da çirkin ve çatal dilli bir pop kralı taç giymeye hazırlanıyordu. Bu Akdeniz usulü Elvis Presley, kalçalarını sallayıp İngilizce ve İtalyanca rock’n roll yapıyordu. Zamanın ruhunu on ikiden vurmuştu. Bu formüle kocaman gülüşü, ruhundan yüzüne yansıyan mizah duygusu ve damarlarındaki muhalif İtalyan köylüsü kanını da ekleyince 40 yılı aşkın bir süre hüküm sürme hakkını kazanacaktı. Gelin görün ki o yalnızca rock’n roll’la yetinecek bir adam değildi; tango, bossa nova, disko, balad ve hatta rap ile müziğini her dönemin ritmine uygun koşturacaktı. Üstüne kitap yazacak, televizyon şovları yapacak, sinemaya yönetmen, oyuncu ve senarist olarak el atacaktı. Bir Elvis, bir Jim Morrison, bir John Lennon, bir Michael Jackson olmayacaktı ama 72 yaşına geldiğinde onu hâlâ hatırlayan, hakkında iki çift laf etmek isteyen birileri bulunacaktı işte…

Onlardan biri de benim.

Bugün İstanbul’da, bilgisayarda (Şubat başında Artist Müzik’in piyasaya çıkardığı) Adriano Celentano Collection albümünü dinleyip, masanın altında gizlice ritim tutarken aklımda bir iki eski imge dönüp duruyor. İlki siyah beyaz, tek kanallı, erken ergen dünyamın Raffaella Carra Şov’unda (o hiperaktif kadın da başka bir yazı konusu olurdu doğrusu) üstünde yamalı bir palto, elinde mızıkasıyla şarkı söyleyen bir serserinin görüntüsü. Kalabalık bir dansçı grubunun ortasında, o zaman İngilizce olduğunu sandığım bir şarkı söylüyor. (Sonra öğrendim ki şarkının adı Prisencolinensinainciusol imiş; ve çok daha sonra öğrendim ki şarkının sözleri İtalyanca okununca İngilizce hissi veren anlamsız dizelerden ibaretmiş.) Bir ikincisi de Amerikan filmi gibi davranan, düşük bütçeli İtalyan yapımlarından Bingo Bongo’dan (1982). Hollywood Tarzanlarının aksine, kıllı, tipsiz, romantik ve cinsel dürtülerini açık etmekten çekinmeyen o komik adamı bir görenin bir daha unutmaması anlaşılır geliyor şimdi. Ama onun aklımda kalmasını sağlayan başka bir şeyler daha olmalı. Ve yıllar yılı koruduğu karizmasını açıklayacak bir şeyler…

Oysa anladığım kadarıyla, Celentano’nunki de, Gluck Sokağı Çocuğu (Il Ragazzo Della Via Gluck) adlı şarkısında da dediği üzere “Bu içimizden birinin hikâyesi”. Ailesi İtalya’nın güneyindeki Foggia’da çiftçiyken iş bulabilmek için kuzeye Milano’ya göç ediyor. Bu kentin Gluck Sokağı’nda 14 numaralı evde 6 Ocak 1938’de oğulları doğuyor. O oğlan büyüyor ve amcasının yanında saatçiliği, rivayete göre Avrupa Rock’ının öncüsü Ghigo Agosti’nin yanındaysa gitar çalmayı ve müziği öğreniyor. Sigara yanığı sesiyle San Remo Müzik Festivalleri ve Avrupa listelerinin hep üst sıralarında dolaşıyor. 29’u stüdyo ve 3’ü konser kaydı, 8’i de ‘best of’ olmak üzere 40 albüm yapıyor. Sadece İtalya’da 70 milyondan fazla satarak İngilizce dışında bir dilde müzik yapıp, bundan da para kazanan ender sanatçılardan oluyor.

Piyasanın henüz bağımsız yapım şirketlerine alışmadığı 1962’de kurduğu Clan Celentano ile İtalyan müzisyenlere altında toplanacakları bir çatı sunmayı hedefliyor. Şirketi halen ayakta; kendisi de. Sert ve alaycı üslubu onu televizyon şovlarının reyting canavarlarından yapıyor. Öyle ki 2005’te Rockpolitik adlı programında Berlusconi’nin basın imparatorluğuna saldırdıkça hem izleyici hem de düşman kazanıyor. Çevreci, hayvan hakları savunucusu ve geç yaşında vejetaryen oluyor…

Şimdi içimde bir ses her devrin yükselen trendini tespit etmekte usta bir oyuncuyla karşı karşıya olduğumu fısıldıyor. Ama içimde bir başka bir ses daha var; tatlı bir ritimle, şu derleme albümden La Mezzaluna, 24000 Baci ya da Bluberry Hill’i mırıldanıyor. Genç Celentano’nun çıkış döneminden kaçıp gelmiş bu İtalyan-Amerikan kırması şarkılar 1950’ler ve 60’ların samimi kokusunu taşıyor. Bu adam gerçek, diyor şarkılar. Hangi sese inanayım bilemiyorum. Bu toplamaların devamı gelirse, Celentano’nun bir de 70’lerini ve 80’lerini dinler öyle karar veririm diye umuyorum.

Newsweek Türkiye, 70. sayı, Şubat 2010

Reklamlar