Ne giyiyorsan osun

Bu yazının yazıldığı gün, iş görüşmesi, arkadaşlarla buluşma gibi sosyalleşme faaliyetlerine ayrılmıştı. Her şey mükemmel görünüyordu. Bir gece önce, görüşmeyi ayarlayan arkadaşımın işyeriyle ilgili uyarısı bile mükemmellik beklentime gölge düşürmemişti. “Görüşmeye giderken çok kısa bir etek giyme, göğüs dekoltesine hiç girme. Mesela şu üstündeki atlet kesinlikle olmaz.”

İlk söylediğinde jetonum düşmemişti. İş iyi görünüyordu… Gidip görüşecektim ne var ki… Sonra gerçekler yavaşça ciğerime oturdu. Tamam etek sorun değildi; zaten oturup kalkmasını öğrenememiş bir kadın olarak, kamu yararı için hiçbir eteğimin dizimin üstüne çıkmasına izin vermem. Ama göğüs dekoltesi ayrı bir mesele. Göğüslerim değilse de bağrım açık yaşamayı seviyorum; mümkünse omuzlarım da özgür olsun. Bu konuda beni bir tek babaannem anlardı; rahmetli 92 yaşına kadar derin v yakalarla dolaştı. “Daralıyorum kızım” derdi. Evet ya insan daralıyor…

Dolayısıyla bu iş görüşmesine uygun dolabımda hiçbir şey yok! Acil ve geçici bir çözüm için ancak evdeki kaynaklara yönelebilirim; mesela kızımın dolabına. İyi de onun giysilerinin hepsi baskılı. Büyük konuşmayayım ama Thor, Hulk, Superman, Homer Simpson, Marilyn Monroe ya da romantik kız resimleriyle süslü bir şeyle sokağa çıkacağıma evde çürürüm daha iyi. Kocamın yakın zamana kadar 40 kadarını poşetinden bile çıkarmaya kıyamadığı zengin tişört koleksiyonuna da yazılamam. Onların da hepsinin üstünde yazılar, çizgi roman kahramanları, dünyanın dört köşesinden kent resimleri falan var. Üstelik benim tarzım ne kadar karanlık dolapsa onunki (ve kızımınki) de o kadar renkli. Yani olmaz, ilkelerime aykırı.

Oğlanın dolabına şimdilik bakmayacağım bile. Onun az çok gelişmiş bir siyah zevki var ama henüz bedenlerimiz tutmuyor. Bu hızla irileşirse gelecek yılki iş görüşmelerimde (Ne, gelecek yıl da görüşme yapmayı mı planlıyorum?!) onun gardırobu atış menzilimde olacak. Belki o zamana kadar babasından aldığını tahmin ettiğim baskılı tişört merakıyla annesinin siyah sevgisinin kullanışlı bir sentezine ulaşır.

Sonuçta kendi kaynaklarıma mahkumdum. Arkadaşımın “mesela bu kesinlikle olmaz” dediği siyah atletten daha kapalısı yoktu elimde. Dizimin altında bir siyah eteğe kombinledim onu. Altına da hafif topuklu, düğünlerde giydiğim siyah ayakkabımı çektim.

Görüşeceğim kadının kapısından girmeden hemen önce yakayı yukarı çekip bir süre öyle durmaya ikna etmiştim. Ama bu arada iş görüşmesi (yani düğün) ayakkabılarım topuklarımı parçalamıştı. Görüşmede ilk söylediğim “Yara bandınız var mı acaba” oldu. Ben olsam kapıdan girenin ben olmadığımı hemen anlardım. Ah, mükemmel bir başlangıçtı.

Şimdi kafe ofislerimden birinde oturuyorum. Buradan kalkıp arkadaşlarla buluşmak için İstiklal Caddesi’ni boydan boya kat etmeliyim ve canım topuklarımdan kaçıp gidiyor. Yoluma çıkan her ayakkabıcıya girip terlik aradım. Fakat giyim ilkelerime uygun bir terlik bulamadım. Şu an bir çift şıpıdık ama ilkeli terlik için krallığım olsa verirdim. Ama şu sıralar değil bir krallık, bir işim bile yok. Bütün bunları hak etmiş olabilirim.

—-

Yazıda geçen terimler sözlüğü

Karanlık dolap: İçine güçlü bir ışık tutsanız bile tamamı siyah olan giysileri birbirinden ayırt edemeyeceğiniz dolap. Buradan giysi seçmek uzmanlık gerektirir; ve bir de kumaşları dokularından tanıyacak kadar gelişmiş bir dokunma duyusu.

Kafe ofis: İşsiz ama yandan iş kovalayan insanların taşınır bilgisayar sistemlerini kurmak için seçtikleri, iki kahveye tam gün internete bağlandıkları kafeler. Buraların garsonları sizi tanır, “Geçen hafta gelmeyince iş buldun sandık abla” gibi asap bozucu sohbetler yapar, zaman zaman bedava kahveyle utancınızı taçlandırırlar.

Anne Boyutu, 19 Eylül 2011

http://www.anneboyutu.com/Yazar-Detay.aspx?ArtId=6799

Reklamlar