İyisi de var, kötüsü de ama bu yeni dalganın varlığı bile umut verici.

Geçen cumartesi sabahı, Kadıköy-Taksim dolmuşunda Kapital’i okuyup bitirdim. Böyle söyleyince çok havalı oluyor. Ama öyle yalandan bir hava değil. Japonya menşeli East Press’in mangalaştırdığı (Japon çizgi romanı) Kapital Cilt 1 yordam Kitap’tan çıkalı bir ay oluyor; ve ben onu Marx’ın 1867’de yazdığı Kapital’den çok daha hızlı yuttum. Ve şunu söyleyebilirim: Olay bir peynir fabrikasında geçiyor.

Özgün içeriğin gücü, naif, eski moda bir metin ve zayıf çizgilerle heba edilmiş. Ama burada maksat “Vay klasikleri hap edip yutturmaya hayır” ya da “sanata ve kültüre aleni saldırı” mealinden bir yazı yazmak değil. Zaten bu mesele dört beş ay önce tartışıldı. Haziran’da NTV Yayınları Shakespeare’in Macbeth’iyle bir seri başlattı ve basının da benziniyle “klasikçiler, çizgi romancılara karşı” konusu alevlendi. Sonra küllendi, bu arada farklı yayınevlerinden benzer (ya da hiç benzemez) seriler piyasayı beslemeyi sürdürdü.

Bugün elde büyük miktar klasiklerden uyarlama çizgi roman mevcut. Bunların çoğunluğunun basım tarihi 2009’un ikinci yarısını gösteriyor ama birkaç öncü girişim de yok değil. Örneğin Aksoy, Paul Auster’ın Cam Kent’ini 1998’de, İthaki de Tolkien’in Hobbit’ini 1999’da yayımlamıştı. Yine de bu dünya için eski, Türkiye içinse halen çiçeği burnunda bir girişim sayılır. NTV’nin bol reklam destekli hamlesini bilmeyen yok ama April, Everest, Yordam, Epsilon, Aksoy, Yapı Kredi gibi yayınevleri de bu dalgada önemli bir yer tutuyor. Üstelik çeşit ve kalite olarak göz yaşartıcı bir atılıma imza attılar. Bu anlamda Kasım ayı bereket ayıdır. Son beş ayın birikmiş kitaplarının yanı sıra dumanı üstünde birçok yeni, iyi ve Türkçe çizgi roman bir çırpıda edinilebilir artık. Bu, yılların çizgi romancıları için büyük müjde. Yeni başlayanlar içinse müthiş bir fırsat.

Umalım ki bu çizgi roman akını, yeni fikirlere ve sanatta yeni açılımlara gebedir. O eski “Tommiks-Teksak (çizgi romanın ülkemizde bilinen adı) çocukları (ve klasiklerin uyarlamalarıyla büyükleri de) okuma tembelliğine itiyor” tartışmalarında takılma ihtimalimiz hâlâ var.

Çizgi romanın sanat (hatta sanatların dokuzuncusu) kabul edildiği ortamlarda uzunca bir süredir bu tür gerilimler yaşanmıyor. Oralarda bir film, bir resim ya da bir romanla aynı muameleyi görüyor; aynı bağlamda tartışılıyor. Bu yoldaki ilk engeli hemen aşalım o zaman… Bir sanat eserini bir başka sanat eserine dönüştürmek yanlış ya da ayıp olmasa gerek. Olsaydı, Aleksandır Puşkin’in Çingeneler şiirinden ilhamla Prosper Merime Carmen’i yazar mıydı; Georges Bizet de operasını besteler miydi? Onlarca sinema uyarlamasından sonra nihayet bir İspanyol, Carlos Saura Carmen’i bugüne getirir miydi? Bu özü bir, şekli farklı sanat eserleri birbirinden bağımsız olarak “değerli” kabul edilir.

Shakespeare belki de eserleri en çok uyarlanan kişidir. Hatırlayın, Romeo ve Jülyet, Prokofiev’in bale uyarlamasından zıpır bir Hollywood müzikali, Batı Yakasının Hikayesi’ne kadar her şekle büründü. (Everest Yayınevi’nin Türkçe’ye kazandırdığı Sonia Leong’un çizgileriyle manga uyarlamasını da sevgiyle anmak gerek.) Yani bu yeniden üretim denen şey kötü olmayabilir. Sanatçılar da birbirine ilham verebilir; farklı aygğtlarla farklı dertleri anlatmak için ortaklıklar da kurabilirler. Pop art, Dadaizm, gerçeküstücülük, postmodernizm, dijital çağın dahileri ve daha niceleri bu damardan beslendi, beslenmeye de devam edecek.

Bizim payımıza da bir sürü farklı “çizgilerle klasikler serisi” düştü. NTV’nin açtığı ve tanesi 10 binden dört baskıda 40 binlik bir rakamı yakalayan (karakter tasarımı ve orijinal çizimlerde Jon Haward imzası zorlukla seçilen) Macbeth bir başlangıçtı. NTV arkadan Kafka’nın Dava’sını Türkçeleştirdi; bu kitap da beşinci baskısında, yaklaşık 40 bin adet basıldı. Shelley’in gözalıcı eseri Frankenstein ikinci baskısında. Dostoyevski’nin Suçz ve Ceza’sı da serinin en genç üyesi. Classical Comics’ten Macbeth ve Frankenstein, uyarlama ve grafik kalitesi çok tartışmalı çalışmalar. Kapaklarında çizerlerinin imzalarına yer verilmemesi yayıncının da benzer bir his taşıdığını düşündürüyor (yine de bu hareketi bağışlatmıyor). Diğer ikisiyse Selfmadehero’nun ve karanlık yazarların gölgeli dünyasını anlayan bir imzayı barındırıyor: David Zane Mairowitz.

Everest Yayınları bu dalgada NTV’ye iki büyük çalım attı. İlki Manga Shakespeare serisiydi. Robert Deas’ın nükleer savaş sonrası mutantlar arasında geçen Macbeth’e piyasada Shakespeare’in ruhuna en yakın uyarlama denebilir. Yayınevi Declan Shalvey’in resimlediği çok okunası ve saklanası bir Frankenstein çıkararak yine NTV’nin bir adım önüne geçti; tabii satış ve pazarlamada değil de kalite anlamında. Aynı seride bir de Voltaire’in Candide ya da İyimserlik’i var ki Fransa ellerinden gelip Vujadin Rodonoviç’in çizimleriyle “Ben niye bugüne kadar okumamışım bunu” dedirtiyor insana.

April Yayınevi de Ekim itibariyle çizgi klasik topuna girenlerden. Edgar Allan Poe, O. Henry ve Jack London’ın kısa öykülerinden oluşan birer kitap çıkardı bile. Üç kitapta da her öykü farklı çizerlerin elinde şekilleniyor ve son sayfalarda da bu çizerlerle okuyucuyu tanıştırma terbiyesi gösteriliyor. Bambaşka kafaları olan bu üç edebiyatçının dünyasına bambaşka kafaları olan çizerlerle dalıp çıkmak büyük bir keyif. Hepsi aynı tadı vermiyor ama şu his paha biçilmez: Her çizer kendi öyküsünü anlatmak için eline geçen fırsatı çok iyi kullanmış.

Yeni çıkan klasiklerden uyarlama çizgi romanların listesi daha da uzayacak gibi görünüyor. Örneğin Yordam’ın Türkçe’ye çevirdiği Çizgilerle Komünist Manifesto (Marx ve Engels’in kaleminden ve tam metin) Rodolfo Marcenaro’nun saldırgan ve mizahi çizgileriyle bu ay düştü raflara. Sadece yeni başlayanlara değil, bu metni ezbere bilenlere de vaatleri büyük. Epsilon’un bu ay Tim Hamilton’ın çizdiği Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i de aynen öyle. Yazarla önsözde karşılaşmak ve onun içine sinen bir uyarlamayı elinizde tuttuğunuzu öğrenmek ayrıca güzel.

En nihayetinde çizgi roman okumak bir alışkanlık işidir. (Sayfalarca akan bir metini herkes okur.) Bölünen, kısalan, uzayan ya da susan metin grafiğin bir parçasına dönüşür. Okuma eylemi de grafiğin bütün olarak algılanıp çözümlenmesini gerektirir. Yani zor zanaattır. Fumetti (İtalyan çizgi romanı) ile başlamak bu yüzden tavsiye edilir. Çünkü orada sayfalar altıya bölünüp film karesi gibi düzenli akar. Mister No’yu, Martin Mystere’i ya da Zagor’u bildiniz mi? (Lal Kitap gururla yayımlamaya devam ediyor.) Klasiklerin uyarlanması da aynı işe hizmet edebilir. Metine aşinalık ve bir klasiği lup diye yutmanın kolaylığı bu sanat dalıyla hiç karşılaşmamışları cezp edebilir. Eh bir de insanın ilk çizgi romanı iyiyse, hastalık vücuda yerleşir, kronikleşir.

Böylece iyiler kalır, kötüler düşer ve bu ülkede de iyi kötü bir çizgi roman kültürü yayılır. Sonra da yerli üretim için yazarını çizerini besleyebilecek genişlikte bir sektör oluşur. Tamam bugüne kadar böyle olmadı ama belki bu yeni dalga içinde bu olasılığı taşıyordur.

Newsweek Türkiye, Sayı 57, 29 Kasım 2009

Reklamlar