Philip K. Dick’in romantik tanrı fantezisi Matrix’in yalanlarına yeğdir.

Kader Ajanları’nın (Adjustment Bureau) fragmanında Matrix’in Ajan Smith’lerinin 1950 modeli gibi görünen şapkalı ve takım elbiseli adamlar Matt Damon ve Emily Blunt’ı kovalıyordu. Hmm, bu bir filmi izlemeyi arzulamak için yeterli olabilir. Aksiyon ve romantizm vaat ediyor. Bir de kapılar vardı; biri açıp sokağa çıkıyor, arkasından gelense aynı kapıdan bir odaya dalıyordu… Ooo, fantastik mi desem, bilim kurgu mu… Sonra birden biri Philip K. Dick’in kısa öyküsünden uyarlandığı notunu düşüyordu. Tamam, çöp olsa izlerim!

K. Dick, aşırı doz alındığında (mesela arka arkaya iki üç kitabı okunduğunda) tanrı ve insan ruhuyla ilgili kafa karışıklığı nedeniyle insanın içini biraz kıyır kıyır edebilir. Ama araya özlem girince memnuniyetle bir doz yutulur.

Dün yuttum. İyi geldi. Yani fena değildi… Yani dünkü iyilik hissimin ne kadarı bahar güneşindendi, bilemiyorum.

Şimdi bunu anlamak için film üstüne biraz fikir jimnastiği yapmalıyım.

Öncelikle filmde yer gök erkek. Geleceği parlak bir modern dansçı, zeki, entelektüel, yaratıcı, inisiyatif sahibi bir kadını oynayan Emily Blunt bile yetmiyor bu eşitsizliği bozmaya. (K. Dick’in her öyküsünde hep sağlam bir kadını oluyor yanılmıyorsam.) Zaten öykü, sıfırdan tırmanışa geçmiş, haylaz ve genç bir politikacının (Matt Damon) üstüne kurulu (Yazarın tüm baş kahramanları da hep erkek). Yetmezmiş gibi bir de üstüne “büyük plan”da yaşanan sapmaları düzeltmekle görevli dünya çapında (ve belki de ötesinde) dev bir organizasyonun erkek memurları doluşuyor New York kentine… (İşte bu günahın en azından bir kısmı K. Dick’in hanesine yazılmayacak. Çünkü bu ofisin finalde ortaya çıkan bir kadın üst düzey görevlisi varmış ama filmin çekimlerinden aylar sonra final bir erkekle yeniden çekilmiş. Bir kadın “yönetici” göstermektense dünyanın masrafını yapmışlar. Yazık!) Kafka’nın karanlık koridorlarından az daha iyi aydınlatılmış bir merkez ofis ve kentte, politikacı dansçıyı bir buluyor, bir terk ediyor. Her seferinde “Böylesi daha hayırlı, kimse kadere karşı duramaz” gibi oynak meşruiyet zeminlerinde slalom yapılıyor. Ah bir de K. Dick’in vazgeçemediği, adil bir tanrı ve aslında hamuru iyi ama yanlışı çok insanlık teması var. Filmin ortasında sonunu anlayan bir takım izleyici kendini “N’olur bari özgür iradeye bir parça şans tanı kardeşim” diye yalvarır buluyor.

Terazi bahar güneşinden yana ağır basıyor gibi…

Öte yandan… Öğle vakti, karanlık bir salonda, üç beş kişi film izlemenin paha biçilmez bir iyileştirici gücü olduğunu bilen bilir. Ayrıca K. Dick’in bitmek tükenmek bilmez kaçıp kovalamaca vaadi ve biraz karanlık ama zarif mizahı da iyidir. Matt Damon ve Emily Blunt, daha önce Bourne Ultimatom’da senaristlik de yapan George Nolfi’nin bu ilk yönetmenlik denemesinde tıkır tıkır işleyen, birbirine eşit bir ikili olmuş. Ayrıca ajanlar, kapılar, gidişata müdahaleler gibi öğeleri nedeniyle film kaçınılmaz olarak bir miktar Matrix çağrışımı yapıyor. Oysa yazarın Adjustment Team adlı öyküsü 1954’te yayımlanmış ve Matrix’in metinlerarası göndermelerin sınırlarını aştığı ve “hırsızlık” alanında top koşturduğuna dair kötü bir şöhreti var. Yine de bu çağrışım filme karşılaştırmalı bir avantaj sağlıyor: Matrix gibi yalancı değil; kurduğu evrene sadık; ve gösteriş uğruna izleyiciyi ters köşeye yatırmaya çalışmıyor. Öyküye çevreci dokunuşlar eklenmiş olması da hoş. Özellikle bu “nükleer günlerde” güneş paneline yatırım yapmak isteyenlerin “iyi adamlar” olduğunu hatırlatıyor. Bir de beklentisi yükseklerin başlıca şikayet konusu olabilecek klişe sorunsalı söz konusu. Beklentisi ortalamada takılı bendenize göre, kullanım ve sunum şekline de bağlı olarak klişeler dozunda alındığında anlamayı kolaylaştırır, dolayısıyla dinlendiricidir. K. Dick bilfiil pek çok klişenin yaratıcısı olması bakımından zaten ders niteliğinde bir yazar.

Ama öykünün klişe detaylarını yorumlama işine dalarsam (düğümlerini kendi başınıza da hızla çözeceğiniz) filmin “rahat izlenir, kolay sindirilir ve insanlık için küçük bir umut beslenerek çıkılır” zincirini kırarım… O yüzden burada susuyorum.

Yazının kendime ana fikri: Dünkü iyilik hissinin kaynağı biraz bahar güneşi, biraz tek başına sinemaya gitmek, biraz da Adjustment Bureau imiş…

Mayıs, 2011

 

Reklamlar