Fransız sinemasının yakın geçmişini etkileyen Luc Besson, bu sefer gerçekten bir masal anlatıyor. Beyaz atlı prens Danimarkalı manken Rie Rasmussen, kurtarılmayı bekleyen mutsuz prenses ise Fas kökenli Fransız oyuncu Jamel Debbouze. Ve olay yalnız, insansız ve siyah beyaz bir Paris’te geçiyor…

Bir varmış, bir yokmuş. Modernizmin solduğu, postmodernizminse kredisinin arttığı 1980’lerde, Paris’te birbirine değmeden, birbirini bilmeden, üç adam yaşarmış. Üçü de avuçlarında Fransız sinemasının üstündeki ölü toprağı temizleyecek yağmur suyunu taşıyormuş…

Önce en yaşlısı, ki ona Jean-Jacques Beineix diyeceğiz, 1981’de bir film çekmiş; adını da “Diva” koymuş. Önce memleketinde sevilmemiş yaptığı ama uluslararası festivalleri gezdikçe kıymeti artmış; hatta dönüp Fransa’ya geldiğinde onu dört Cesar’la ödüllendirmişler. Beineix ardından 1983’te daha radikal, daha postmodern, daha sentetik ve göndermelerle örülü bir film yapmış; “Kanaldaki Ay” (La Lune Dans Le Caniveau). Yetmemiş 1986’da da dünya aleme bir “Betty Blue” hediye etmiş. Sonrası… Sonrası bizi ilgilendirmiyor çünkü ülkesinde adı anılmaya devam etse de sesi sınırları aşamamış. Onun hakkında tüm bilmemiz gereken, arkasından gelenlere üzerinde yürünecek bir yol açmış olduğudur.

İkinci adamın asıl adı Alex Oscar Dupont, ama biz onu iki isminden kendine derleyip yakıştırdığı Leos Carax olarak tanıyoruz. 24 yaşında, yani 1984’te “Boy Meets Girl” ile Cannes Film Festivali’ni sallamış. Ardından 1986’da “Kötü Kan” (Mauvais Sang), üstüne de 1991’de “Köprüüstü Aşıkları” (Les Amants du Pont-Neuf) ile dünyaya sert, karanlık, romantik ve yine postmodern öyküler anlatmış. Sonrası… Sonrası yine bizi ilgilendirmiyor. Nedenini biliyorsunuz…

Üçüncü adama gelince… O da postmodernizmin sığ sularında ama Amerika kıtasına yakın bölgelerinde yüzmeyi severmiş, başta. 1983’te “Son Dövüş” (Le Dernier Combat) adlı bir bilimkurguyla Fransızlar’ı şaşkına çevirmiş. İki yıl bekleyip Paris metrosunun altına girmiş “Subway” ile, 1988’deyse Akdeniz’in mahremine göndermiş kahramanını; çocukluğunda geçirdiği bir kaza yüzünden vazgeçmek zorunda kaldığı tutkusunu anlatmış “Derinlik Sarhoşluğu”nda (Le Grand Bleu). 1990’da “Nikita”yı sokmuş hayatımıza ve bir daha çıkmamış hırçın, güzel, zoraki suikastçiler. Hollywood ve hatta televizyon o kadınların çok ekmeğini yemiş, yemeğe de devam edecekmiş… Nikita’nın “temizlikçisi” “Leon”u da 1994’te yapınca Amerika yıldızlarını dökmüş önüne, izin vermiş bir başka çocukluk tutkusunu, “Beşinci Element”i (Fifth Element) çeksin diye. Yıl 1997 imiş daha. Üstüne bir Fransız kadın kahramanı “Jean D’Arc’ın Hikayesi”ni (Messenger) anlatmış 1999’da ve sonra gözünü çekivermiş kameranın vizöründen. “Fransız sinemasının umudu” sorumluluğuyla yaslanmış yapımcılık işine. İyi, kötü yaklaşık 60 filmin çekilmesine vesile olmuş o gün bugün. Eleştirmenler parasını çoğunlukla kof, cinsiyetçi, ırkçı ve zayıf senaryolara yatırdığı için eleştirmişler; bir Avrupalı’ya yakışmayacak kadar hafifmeşrep, çocuksu ve hoppa bulmuşlar onu… O şöyle demiş: “Sinema insan hayatı kurtaracak bir ilaç olmadı hiç; ondan olsa olsa aspirin olur.” Ama şunu demeyi unutmuş (belki demiştir de biz duymamışızdır): “Bu bir iş; seri üretim bandında üretilen ve aynı hızla tüketilen bir mal üretiyorum burada. Size Hollywood’un muadili bir sanayi kuruyorum bu arada. Alın faydasını görün.”

Beineix’in açtığı yoldan, Besson’un kurduğu fabrikadan hiç yoksa bir Jean-Pierre Jeunet, bir Marc Caro (Şarküteri – 1991; Kayıp Çocuklar Şehri – 1995; Amelie – 2001), bir François Ozon (8 Kadın – 2002) çıkmış gelmiş…

…ve ilk masal böyle bitmiş.

İkinci masal anlatılmayacak… Bu sayfaların konseptine uymuyor. Ama isteyen ikinci masalı gidip izlesin diye birkaç ipucu verilmesinde sakınca yok.

Besson sinema sanayisi olayına ciddi anlamda el attığından ve birbiri ardına genç sinemacılara paralar döküp, ardı ardına vasat Hollywood çağrışımlı aksiyonlar çektirdiğinden beri, yani altı yıldır film çekmiyordu. Ne olduysa 10 yıldır senaryosu üstünde çalıştığı (onun adeti bu ya da eli ağır belli ki, “Beşinci Element”i de lisedeyken yazmaya başlamış) dokuzuncu filmini geçen yıl yapıverdi işte. “Angel-A” da diğer filmleri gibi bir masal; çocuksu, iç kıyan romantizm taşlarından inşa edilmiş siyah beyaz bir masal… Masallığı fantastik ögeler içermesinde değil yalnızca; 12 milyonluk nüfusun tümünü görünmez kılmayı başarıp bomboş bir Paris sunmasıyla da masal. Tahsilat esnasında çocuk şarkıları söyleyen karikatür gibi kötüleriyle, ayna karşısında kendine “seni seviyorum” dendiğinde sorunların çoğunun üstesinden gelinebileceğine inancıyla, siyah beyaz Hollywood klasiklerine dokunuşlarıyla (Rıhtımlar Üstünde – 1954, Elia Kazan; Şahane Hayat – 1946, Frank Capra…), karelere sıkışmış postmodernizm kırıntılarıyla, sentetik hissi veren sahne düzenlemesiyle hep bir masal ortamı var. Ama sırf bu nedenlerle “Angel-A” Besson’un diğer filmlerinden farklı aynı zamanda. Silah ve kan yok. Entrika tali. Kimse zıplayıp hoplamıyor. Sadece sisli, yalnız, siyah beyaz Paris var; bir de dünyaya borç taktığı için başı belada, beceriksiz Arap dolandırıcı Andre (Jamel Debbouze) ve erken davranıp köprüden atladığı için Andre’nin kurtarmak zorunda kaldığı, geçmişi olmayan, sarışın güzel Angel-A (Rie Rasmussen)…

Besson’un “kadın olmayan” kadınlarına davranış biçimi, bakışı rahatsız etmezse, öykünün bin yıllık oluşuna takılmazsanız (buna Hollywood’dan alışık olmalısınız zaten), Besson’un “light” sinemasıyla ilgili önyargılarınızdan sıyrılabilirseniz, ölçüsü kaçmış romantizmi ve iyimserliği bünyeniz kaldırıyorsa ve masalları seviyorsanız “Angel-A”nın damağınızda az tatlı, vanilyalı, sütlü bir tat bırakacağı kesin. Ayrıca kadında uzun bacak, beyaz ten ve İskandinav soğukluğu sevenler bilmeliler ki Rie Rasmussen onlara ilaç gibi gelecek. Memleketimizde “Amelie” ve “Asteriks ve Cleopatra” filmlerinden tanınan Jamel Debbouze ise oyunculuğu ve hayata karşı duruşuyla ayrı bir saygı, sevgi yazısının konusu. Yakın dönem Fransız sineması, Besson falan onun yanında boş laf kalıyor, dense yeridir… Koca bir yazı da bir kalemde böyle harcanır.

Yeni Aktüel Sayı 55, 27 Temmuz – 2 Ağustos 2006

Reklamlar