KİBAR, ÇEKİCİ VE “AHLAKLI” HIRSIZ ANLATIYOR: “İŞTE HER ŞEY BÖYLE BAŞLAMIŞTI”

25 ağustosta Jean-Paul Salome’nin 2004 tarihli “Arsene Lupin”i korsandan sonra sonunda sinemada da izlenebilecek. Genlerinde hırsızlık koduyla doğan bir adamın, Sanayi Devrimi sırasında şantiye halindeki Paris’te, kendi ahlak anlayışını inşa ve koruma faaliyetleri, gizemli ve hareketli bir öyküye yedirilmiş. İlginizi çekerse…

Bu sayfada imzası olan, okuyucuyu uyarmayı görev bilir: Bu yazının sonu başında olacak. Bunun üç nedeni var. Bir, rutini kırık yazı fantezisi; iki, yazarın film hakkındaki nihai düşüncesini ileterek okuyucuya dilerse ayrıntıları atlama ve başka bir yazıya geçme hakkını tanıma arzusu; üç, filmin bir “sonunu biliyorsunuz da, peki her şey nasıl başlamıştı” senaryosu üstüne kurulu olması ya da yazarın sonu daha önceden (yaklaşık yüzyıldır) anlatılmış bir öyküye öykünme hevesi…

…Sonuç olarak “Arsene Lupin” hem Fransız sineması hem de sevimli bir film. Varsın kafamızdaki kibar ve çapkın hırsız Arsene Lupin’e tam oturmasın kahraman… Varsın öykünün entrikası sıkıştığında kolaya kaçsın, kolaya kaçamadığında da aksasın… Aksiyonsa aksiyon, şifreyse şifre, kıvamında bir cinsellikle süslenmiş aşksa aşk… Hamburger ve kola yerine, kruvasan ve kahve arada güzel geliyor işte!

Yazının bu noktasında herhalde yalnızca Arsene Lupin sevenler, Frankofonlar, ille de Avrupa sineması diyenler ve yapacak daha iyi bir şeyi olmayıp da girişteki metinle merakı gıcıklananlar kalmıştır. Güzel… Artık başlanabilir.

Maurice Leblanc’ın bir dizi romanından, uzunlu kısalı 20 kadar filme konu olduktan sonra Arsene Lupin, 2004 tarihli bir Fransız yapımında sevenlerine her şeyi başından anlatıyor.

1884’te Normandiya’da Fransız boksu dersleri veren (aman filmde görünce “Bu Jet Li tipi dövüşün burada işi ne” diyerek yanılmayın böyle bir boks türü var; Fransızlar 19. yüzyılda Uzakdoğu’daki sömürgelerinden alıp gelmişler), serseri ruhlu, hırsız baba Lupin, oğlu Arsene’e teyzesinin kasasından Marie Antoinette’in muhteşem gerdanlığını çaldırıp gecenin karanlığına karışıyor; ardından da ölüm haberi geliyor. Böylece Arsene’in hayatı hızla “babasının oğlu” olma yönünde evriliyor. Hemen akabinde de, o gerdanlık (ve daha niceleri), kraliyet hazinesinin gizlendiği yeri işaret eden üç altın haç, hazinenin peşindeki krallık taraftarları, onların ensesinde kötülük kazanları kaynatan, ölümcül, zeki ve çekici Kontes Cagliostro, masum ve tatlı kuzen Clarisse Arsene’i müthiş bir serüvene sürüklüyor. Normandiya’nın denize dik insansız kayalıklarından ve karanlık manastırlarından sanayi toplumu için yeniden inşa edilen Paris’e kadar uzuyor bu sürüklenme… Bu vesileyle 1914 tarihli Paris şantiyesinde, Seine Nehri’nin iki yakasından henüz birbirine kavuşamamış demir köprü iskeletlerinin arasında dolaşılıyor. Kalbine camdan piramit çakılmamış, çiçeği burnunda bir müzenin galerilerindeki tablolarda bir kadın sureti aranıyor. Atlı arabaların toprak yolu çiğnediği Opera Meydanı’ndaki kafelerde bombalar patlıyor. Hatta Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi Doğu Garı’nın önünde Avusturya prensi Franz Ferdinand bir suikasttan kıl payı kurtuluyor. Yani dönemin tadını çıkarmak isteyen izleyicilerin ihtiyaçları tam olarak gideriliyor.

Aslında Leblanc’ın “Kontes Cagliostro” adlı kitabından Jean-Paul Salome’nin senaryolaştırıp yönettiği, Arsene Lupin’i başka ihtiyaçlara da iyi geliyor. Örneğin aksiyon izleme ve (“Fransızlar bu işi beceremez” önyargısına rağmen) koreografisi düzgün bir dövüşe tanıklık etme ihtiyacı… Fransızlar’ın Johnny Depp’i kabul edilen, okul çıkışında keşfedilen zoraki yıldız Romain Duris, “kibar hırsız”ın “kibar” kısmında biraz zayıf kalsa da (ki filmde Lupin’in stajyerlik dönemi anlatıldığı için bu da bağışlanabilir) fiziksel performansıyla gayet tatmin edici. Çekimlerden önce vals, boks ve denge dersleri alması işe yaramış yani. Ama sanayi devriminin doğum sancıları eşliğinde, pek çok şey gibi yeniden inşa edilmeye çalışılan ahlak anlayışını içine sindiremeyen, dolayısıyla da kendine has bir “ahlak” tasarlayan bir adamı düzgün bir şekilde anlatabilmek için ders almamış; o yetenek işte. Biricik aşkı Clarisse dışında herkesin kötü olduğu bir dünyada, zenginden çalan, ama bir kadını asla iki kez soymayan ve kesinlikle adam öldürmeyen Arsene Lupin’in “genlerindeki” katili yenmesi öyküsünü de bu kadar temiz anlatabildiği için Duris ve elbette yönetmen Salome saygıyı hak ediyor. Bu arada biraz karikatüre kaçmaları da öykünün tadını bozmuyor. Hatta o çizgi film kıvamındaki kılıktan kılığa girme numaraları “Görevimiz Tehlike” Tom Cruise’a beş basıyor.

“Genel izleyici”ye uygun görülmeyen ama bir kısım insanın özlemini çekebileceği bir boşluğu da dolduruyor: Hollywood tarzı cinsellikten sıkılmışlara Avrupai bir bakış olduğunu hatırlatıyor. Bu niyet filmin ana eksenini oluşturmasa da “Anne ben nasıl oldum” sorusunu Amerikalı filmciler gibi “Ben iç çamaşırlarımla, baban da pantolonuyla seviştik evladım (çünkü o sırada bir sinema dolusu izleyici bize bakıyordu), sonra da sen oldun” diye yanıtlamak yerine, “O anda ikimiz de çıplaktık ve bundan utanmıyorduk” yanıtını uygun buluyor. Yer darlığından bu sayfalarda şimdilik anılmayacak bir sürü defosuna rağmen Avrupa sinemasından da bu beklenir…

——————————————————————————–

Yüzyılın en tanınan hırsızı

* Maurice Leblanc’ın Sherlock Holmes ayarında kabul gören kahramanı Arsene Lupin, ilk 15 Temmuz 1905’te “Je Sais Tout” adlı Fransız dergisinde kısa öykülerle okuyucu karşısına çıktı. 1906’da da Holmes’le yaşadığı kısa bir serüven aynı dergide yayımlandı.

* Leblanc Lupin’i tasarlarken Fransız anarşist Marius Jacob’dan etkilendiğini itiraf etmiş.

* Leblanc imzalı 1907-1939 tarihleri arasında toplam 20, 1973-1979 arasında da farklı yazarların hazırladığı beş Arsene Lupin kitabı var.

* 18 uzun metraj, biri çizgi olmak üzere altı televizyon dizisine konu oldu. Ayrıca beş kez tiyatroya uyarlandı.

* France-Soir ve Parisien Libere’de günlük bant olarak çizgi romanı yayımlandı.

Yeni Aktüel, sayı 59, 24-30 Ağustos 2006

Reklamlar