Fotoğraf: Benjamin Reed

Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın 80 yaşındaki kadın kahramanı Ursula K. LeGuin’le ilk ve (muhtemelen) son röportajım… Gerçekçi oldum, imkansızı istedim ve işte oldu! Şimdi sıradaki istek: Onun gibi yazabilmek.

Fotoğraf: Benjamin Reed (Eser sahibinden izin alınamamıştır; kendisinden binlerce kere özür dilerim.)

Google aynı anda her yerde. Ama her yerde aynı değil. Mesela Çin’de haber alma, bilgiye ulaşma, düşünce ve konuşma özgürlüklerinin savunucusu ya da baskıcı bir yönetimin kurbanı olarak boy gösteriyor. ABD’de, telif haklarını ihlal eden, tekelci ve hatta sansürcü bir canavar olmakla suçlanıyor. Avrupa, Güney Afrika, Hindistan, İrlanda, Yeni Zelanda gibi yerlerde ise, iştahı ve enerjisi nedeniyle ebeveynlerinin sıkı sıkıya denetlemesi gereken bir yeniyetme gibi kabul ediliyor. Hangisinin gerçek Google olduğunu bugünden söylemek zor, hele de ona bu kadar yakınken…

Geçen ay Google bir dizi pazarlıkla gündeme geldi. Çin, internette “uygunsuz içeriği” denetim altına almak istiyordu; bunun üzerine Google terazinin bir kefesine özgürlüklerden yana tavrını, öteki kefeye de Çin’den kazanacağı parayı koydu. Henüz bu hesap kapanmış değil. Bir başka pazarlıksa, 2005’ten beri Amerikan Yazarlar Birliği’yle, Google Kitaplığı Projesi (kamuya açık kütüphanelerdeki kitapların dijital ortama aktarılması ve bir ücret karşılığında Google kullanıcılarının kullanımına açılması) etrafında dönüyor. Birlik, “toplu telif hakkı ihlali” gerekçesiyle dava açtığı Google ile Eylül ayından beri ‘anlaşma turları’nı sıklaştırdı. Nihai karar 18 Şubat 2010’da yargıç Denny Chin tarafından verilecek.

Geçici anlaşma metnine göre Google, dijital kütüphanesine istediği kitabı yerleştirecek, burada yer almak istemeyen yazarlar ise Google’a başvurup kitaplarını listeden çıkarttıracak. Dünyanın en geniş kitap bilgi bankasının, fiyatlandırma ve dağıtımda tekelleşme eğilimi gösterdiğini iddia edenler var. Tabii bir de Google’a dünya edebiyatından “uygunsuz içeriği” tespit edip ayıklama gücü verilmiş olduğunu söyleyenler… Bu gücü YouTube’da kullanıyor; kütüphanesinde neden kullanmasın? Dünyanın farklı yörelerinde Google’ın yolunun yol olmadığını düşünüp önleyici tedavilere girişenler de mevcut. Fransız hükümeti “telifli eserlerin yasadışı dijital kopyalarını çıkardığı” gerekçesiyle Google’a açtığı davayı kazandı. Ayrıca Almanya, İrlanda, Hindistan, Güney Afrika, Yeni Zelanda yasal düzenlemelerle yazarlarını koruma altına aldı.

Amerika’da ise herkes kulak kesilmiş, yargıç Chin’in kararını bekliyor. Ama “beklemeyen” biri var: 80 yaşında bir kadın yazar. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın (Mülksüzler, Karanlığın Sol Eli, Yerdeniz serisi, Hep Yuvaya Dönmek, son olarak da Lavinia gibi eserleriyle tanınan) bol ödüllü ve saygın yazarı Ursula K. LeGuin, 22 Aralık 2009’da web sitesinde (www.ursulakleguin.com), 37 yıldır üyesi olduğu Birlik’ten istifa ettiğini açıkladı. İstifa mektubunda Birlik’i “şeytanla anlaşma yapmakla” suçladı. Hemen arkasından da yargıç Chin’e teslim edilmek üzere hazırladığı dilekçeyi sitesinde imzaya açtı. Söz konusu anlaşmanın yazarlara danışılmadan düzenlendiği, Birlik’in tüm Amerikan yazarlarını temsil yetkisi olmadığı halde anlaşmanın herkesi bağladığı eleştirisiyle başlıyor dilekçesi. Ve şöyle bitiyor: “Elbette bilgi ve edebiyat, halka açık kütüphanelerde olduğu gibi, elektronik medyada da özgürce paylaşılabilir ve paylaşılmalı. Her yazar bunu arzular. Ama yazılı malzeme, yazarı ya da meşru sahibinin denetiminde değilse özgürce bilgi ve edebiyat paylaşımından söz edemeyiz. Hükümet ve mahkemelerimizin telif hakkı yasasından kaçan ya da bu yasayı kendine yontanlarla işbirliğine gitmemesini rica ediyoruz.” Bu dilekçenin altına bugün itibariyle 200 Amerikalı yazar imza attı. Son imza tarihi ise 28 Ocak…

Bütün bunlar olurken, Newsweek Türkiye’den Çağla Kalafat, LeGuin ile e-mail yoluyla Google, telif hakları, uzaylılar ve Türkiye hakkında kısa bir görüşme yaptı.

Yazarlar Birliği’nden istifanızla sonuçlanan Google meselesi ve bir yazınızı sitesinde izinsiz kullanan yazar Doctorow’la aranızda geçen yazışmalar düşünüldüğünde, telif hakları meselesine hızlı ve net bir tepki veriyorsunuz. Ama e-dünya çok geniş, korsan dolu ve de kuralsız. Kendi “arazinizi” koruyabileceğinize inanıyor musunuz?

Google meselesi Yazarlar Birliği’nden istifamla sonuçlanmadı, aksine başladı. Şu anda, Google Kitap Anlaşması’nı protesto edenler listemde 200’den fazla yazar var. Bunu “arazimi korumak için” yapmıyorum; dünyanın her yerindeki yazarları koruyan telif haklarına ait “araziyi” korumaya çalışıyorum. Her kütüphanedeki her eseri, telif haklarına tabi olup olmadığına aldırmaksızın, dijital ortama aktarma arzusundaki Google (belki de çok asil bir amaçla) telif hakları ilkesine saldırıp tehlikeye sokuyor. En basit haliyle, söz konusu ilke şu: Bir eser yaratan insan, emeğinin karşılığını almalı, en azından eser herkesin ortak mülkü haline gelene kadar. Çoğu Avrupa ülkesi Google’ın planını geri çevirdi bile. Benim hükümetimse maalesef savaşmakla o kadar meşgul ki, sanat ve edebiyat gibi ufak tefek meselelere ayıracak zamanı yok.

İnternette telif haklarının savunulması için olası yol ve çözümler neler olabilir?

Telif hakları veya internet konusunda uzman değilim. ABD ve diğer ülkelerdeki telif hakkı yasalarını savunmaktan başka bir şey gelmiyor aklıma. Telif meselesinin internete uyarlanması, bu yeni haberleşme ve iletişim dünyasına uyum sağlaması haddinden fazla zor ve karmaşık. Ama istersek yapabileceğimize inanıyorum.

James Cameron’ın Avatar adlı filminde sizin eserlerinizin (özellikle de Dünyaya Orman Denir) izleri görülüyor. Bu sıralar siz ve sizin gibi ilham perilerine çok başvuru var galiba. Gösteri dünyasında öykü kıtlığı mı yaşanıyor, yoksa olağan bir postmodern durum mu bu?

Kasti intihal, hem alçaklık hem de suç. İntihal edildiğimi hissedersem, ortalığı ayağa kaldırırım. Ama sanatın sağlıklı yapıldığı koşullarda, tüm sanatçılar birbirinden ödünç alma ve çalma hakkına sahiptir. Haydn olmasa Mozart ne olurdu, ya ikisi olmadan Beethoven? Ya da Beethoven’sız bir Schubert? Yani “Bunu ilk ben düşünmüştüm”, “Kitabımın adını anmadan filminde kullanmışsınız” gibi itirazlar saçma. Ama asıl beni ne rahatsız ediyor biliyor musunuz? Bir film yapımcısı çıkıp “Kitabınızı çok seviyorum, sinemaya uyarlarken kitaba tamamen sadık kalacağım” diyor. Ben de ona inanıyorum; aklımı kaçırmış olmalıyım! Sonra da aptal bir film yapıyor; film kitabımla aynı adı taşıyor ama aslında bir tür travesti, bir uyarlama değil. Sadece benim ve kitabın adı sömürülmüş oluyor.

İnternetsiz bir dünyayı bilmeyen bir nesil var artık. Sizce internet neyi, ne kadar değiştirdi?

Peki elektrik 19’uncu yüzyılda neleri değiştirdi? Ya otomobil 20’nci yüzyılda? Lütfen bana yanıtı 300’den az sayfaya sığabilecek bir soru sorun. İnternetten önce internetsiz olmak, elektrik enerjisinden önce elektriksiz olmak gibi… “Şu mumları yakmak ne kadar yorucu, Bay Edison ampulü icat etse de kurtulsak” diye düşünmezdi insanlar. 1957 yapımı Underwood Standard daktilomu severdim, şimdi de Macintosh Powerbook’umu seviyorum. Bilgisayar, yazarlar için harika bir teknoloji. Harfleri taşa kazımak ya da kaz tüyünden kalemlerle yazmaktan çok daha kolay artık her şey. İnternet de yazarlar ve okurlar için harika olacak… Kullanmayı öğrendiğimizde… Gerçekten nesini kullanmanın iyi olduğunu öğrendiğimizde…

Genelde kitaplarınızda bir erkeğin yolculuğunu anlatıyorsunuz. Her zaman bir kadın da oluyor ama o çoğunlukla erkek kahramandan daha hızlı büyümüş, ya da arayışını tamamlamış oluyor ve zaman zaman da kahramana yol gösterme görevini üstleniyor. Neden hemen tüm yolcularınız, kahramanlarınız erkek?

Bu soruyla Atuan Mezarları, Tehanu, En Uzak Sahil, Hep Yuvaya Dönmek, Lavinia gibi kitaplarımı görmezden geliyorsunuz. Tüm o kitapların merkezinde bir kadın, bir kadın sesi var. Romanlarımın yayımlanmaya başlandığı 1960’ların sonlarında tüm bilim kurgu ve fantezi kitapları, erkekler hakkındaydı. Androjini üstüne bir kitap yazarak özgün bir şeyler denedim ve bu cesaret işiydi.

Sizin bir zamanlar Türkiye’yi ziyaret ettiğiniz söylenir. Doğru mu? Doğru ise izleniminiz nedir?

Evet, 1975’te birkaç günlüğüne gelmiştim. Ülkeniz hakkında çok az bilgim var, kusura bakmayın. O dönem sıradan turistler olarak ziyaret ettiğimiz İstanbul’da turistlerin yaptığı en sıradan şeyleri yapmıştık. İki çocuğumuzla birlikte, ikinci sınıf bir otelde kaldık. Güzel camiler gezdik. Restoranlarda güzel yemekler yedik. Ama biraz sıkılmıştım, çünkü kentte çok az kadın görmüştüm; gördüklerimin de neredeyse tümü yaşlı ve yoksuldu. Yıpranmış ayakkabılar, soluk siyah elbiseler giyiyor ve sokağa atılmış kediler gibi ürkek ürkek dolaşıyorlardı. Biz turistlerin karşılaştığı herkes, otel görevlileri, garsonlar, hep erkekti; yakışıklı, kendine güvenen, yüzlerini örtmeyen erkekler. Boğaz’da bir tura katıldığımızda biraz içim rahatladı. Çünkü rehberimiz bir kadındı; üniversiteli, güzel, kendine güvenen, yüzünü örtmeyen genç bir kadın. Ama tanıştığım ya da gördüğüm bu tip tek kadındı.

Bir keresinde, uzaylılar bizi ziyarete gelse ve Dünya’yı anlamalarını sağlayacak bir canlıyı incelemek üzere isteseler, yaşlı bir kadını temsilci seçeceğinizi (çünkü onun üç doğumu -kendi doğumu, çocuklarının doğumu ve menopoz- yaşamış tek varlık olduğunu) söylemiştiniz. Şimdi o kadınsınız ve ziyaretçiler sizi kendi gezegenlerine götürecek. Temsilcimiz olarak Dünya hakkında onlara ne anlatacaksınız?

Önümüzdeki yüzyıl ve belki de biraz daha uzun bir süre, buraya gelmeden önce dikkatle izlemelerini önerirdim. Çünkü burada işler çok da iyi gitmeyecek gibi görünüyor. İnsanlar hastalanacak, aç kalacak, korkuyla sinecek; insanlar toprak, yiyecek ve su için savaşacak. Ve onları şöyle uyarırdım: İnsanoğlu en çok dövüşmeyi sevmiştir; akılsızca üreyen ve açgözlülüğünün önüne geçilemeyen insanoğlu dünyayı yağmalayıp yoksullaştırmadan ve dengesini bozmadan önce bile. Ama bizim umutsuz vaka olduğumuza karar verip Dünya’nın kapısına “GİRİLMEZ” yazmalarından önce, onlardan şunu da rica ederim: Durun, bir de müziğimizden örnekler dinleyin, bazı şiirlerimizi okuyun, bir bahçede kan ter içinde çalışan ya da çömlek bir kap yapmak için özenle toprağı şekillendiren bir insanı izleyin, ya da küçük bir insan ailesinin huzur içinde gülüşmelerine ve konuşmalarına tanıklık edin.

Newsweek Türkiye, 66. sayı, Ocak 2010

Reklamlar