ESKİ HİKAYEYE YENİ TERRENCE MALICK: POCAHONTAS

‘Sinemanın Salinger’ı, efsane yönetmen Terrence Malick’in dördüncü filmi “Yeni Dünya Amerika’nın Keşfi” Berlin Film Festivali’nden çıkıp bize geliyor. Bu vesileyle “Aman yine bir Amerikalı Pocahontas masalı mı çekmiş” denmeyecek, cesaret toplanacak ve Malick’in yeni dünyasına dalınacak.

Önyargı iyidir; zaman kazandırır. Ama bazen zaman dahil öyle çok kaybettirir ki…

Bu yazı bu yaman çelişkiyi çözme iddiasında değildir. Sadece henüz izlenmemiş bir film ve daha çok da onun yönetmeniyle ilgili gel-git düşüncelerin derlendiği üç dergi sayfasına sığan bir metin olacak.

İşte başlıyoruz!

Terrence Malick 35 yıllık sinema kariyeri bir kısa, dört uzun metraj filmden ibaret bir senarist ve yönetmen. Amerikalı, hatta Teksaslı. Tatillerinde harçlığını tarlalarda çalışarak çıkarmış, üniversitede Amerikan futbolu oynamış, Harvard ve Oxford’da felsefe eğitimi almış, MIT’de ders vermiş, bir dönem serbest gazetecilikle hayatını kazanmış kalifiye bir adam. Bir de ikinci ve üçüncü filmi arasındaki 15 yılı Fransa’da bir yerlerde öğretmen olarak geçirmiş. Üç kez evlenmiş; çocuğu yok. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar fotoğrafında sakallı, sağlıklı ve düşünceli görünüyor. Stüdyolarla yaptığı sözleşmelere fotoğraflarının çekilmesini ve yayınlanmasını yasaklayan bir madde koyuyor. Röportaj vermiyor. Filmlerinin tanıtım turlarına çıkmıyor. Ona “sinemanın Salinger”ı deniyor. Magazin basını için tek paragraflık, sinema eleştirmenleri içinse sayfalar dolusu malzeme… Bu kadarı karşınızda bir sinema efsanesinin durduğunu fark etmenize yetmiyorsa bir de filmlerini izleyin! İzleyin ve Hollywood’un bile bazen (aslında bu olayda tam dört kez) sermayeyi farklı bir sinemaya yükleyebildiğini görün…

Dört film, dört klişe

Yollara düşmüş katil sevgililerin öyküsü ‘Badlands’ (1973), mevsimlik işçi sevgililer ve arazi sahibi arasında gelişen aşk ve şiddet üçgeni ‘Days of Heaven’ (1978), savaş alanında elinde silaha bakıp “Ne yapıyorum ben” diyen genç adamlar ‘The Thin Red Line’ (1998 – İnce Kırmızı Hat) ve şimdi de “el değmemiş toprakların” uygarlaştırılması “destanı,” klasik bir Amerikan hikayesi, uygar erkek-vahşi kadın aşkı ‘The New World’ (Yeni Dünya Amerika’nın Keşfi)… Dört film, dört klişe. Aslında tam da Hollywood’un ağzını sulandıran cinsinden, Oliver Stone gibilerinin eline düştüğünde Katil Doğanlar’a, Müfreze’lere dönüşen gişe rekortmeni adayı, “sol” gösterip “sağ” vuran senaryolar… Ama sinema tarihinde 35 yıldır sessiz sedasız kabul görmüş “Malick faktörü” diye bir şey var. Klişeler onun muamelesinden geçince tanınmaz hale geliyor; sinemanın biricik kodlarının incecik çatlaklarından sızıp yapıları değişiyor. Sonuçta o filmler gişede parlamıyor ama “Akılları ermez” öngörüsüyle bilet satılanların akıllarında yer ediyor.

Önyargı konusuna “flashback” yapmak gerekirse… Malick’in ilk bakışta standart bir Amerikalı, hatta Teksaslı olması, sürekli çiğnenmekten posası çıkmış öyküleri anlatmayı tercih etmesi ve hele de en son Kızılderililer’le İngiliz yerleşimcileri karşı karşıya getiren, biraz da “beyaz” tarih anlayışıyla Disney’in zoruyla romantikleştirilmiş “Pocahontas masalı”nı yeniden gündeme getirmesi beyindeki önyargı bölgesini gıdıklıyor. “Zamandan kazanalım ve 135 dakikamızı başka bir şekilde değerlendirelim” hissi yaratıyor. Öte yandan Malick’in sinemalara ve gündemimize düşen ‘İnce Kırmızı Hat’ adlı savaş karşıtı son filmi tek başına bir referans niteliğinde. Ayrımcılığa, şiddete, ‘öteki’ne duyulan korku ve nefrete karşı duruşu Yeni Dünya’yı kendine benzetmeye gelenlerin öyküsünde de bir içerik güvencesi veriyor. Bundan önceki üç filminde ayrıntıları bir mücevher ustası hassasiyetiyle işlemesi, teknolojinin gösterişli numaralarının yerine yalnızca günışığına, rüzgarın otların arasında salınışına ve kahramanlarının iç seslerine güvenmesi de bu filme dair umutları alevlendiriyor.

Berlin Film Festivali’nden önce basına bile gösterilmeme kararı alınmış bu filmi henüz izlememiş olduğu halde bu yazıyı mutlu sona bağlamaya çalışan kişinin bir sorunu daha var: Madalyonun öteki yüzünde başka türlü bir önyargının ışığı çakıyor. Malick bir efsane ya; üç filmi de “başyapıt” kategorisinde anılıyor ve şiire yakın bir görselliğe tutkun, mükemmeliyetçi, hamasi duygulardan itinayla uzak duruyor ya… ‘Yeni Dünya’sı da muhteşem olacak illa ki. İyi de bu da bir önyargı değil midir? Muhteşem eserlerin gölgesi de muhteşem olmaz mı? Büyük beklentiler büyük hayalkırıklıkları doğurmaz mı?

Tamam herkes sakin olsun! Bunca çelişkiye, bunca soruya hiç gerek yok. Bazı aklı evvellerin doğanın kanunu saydığı “Risk yoksa kazanç da yok” kuramından cesaret alıp sinema gişesine yürümekten kimseye bir zarar gelmez. Çünkü izlemeye alışık olmadığımız yavaşlıkta ve ayrıntılarla örülü bir film olması dışında ‘Yeni Dünya’nın risk faktörü düşük, ‘Malick faktörü’ yüksek. Yani emin olun (bu metni yazan da emin olsun artık) bu sinema sezonunun en iyi “yatırımı” vizyona girmek üzere.

——————————————————————————–

Eski dünyayı “yeni” yapmanın yolu

ya da basitçe

Filmin konusu

Bu, eski bir uygarlığın köklerinin sarıldığı toprakların kendini evrenin merkezine koyan insanlarca “Yeni Dünya” diye adlandırılışının öyküsü… Bu, aslında “yeni” olmayan bir dünyanın “keşfedilip” “yenileştirilmesinin,” değiştirilmesinin öyküsü. Bu, gerçek bir öykü.

Yıl 1607. London Virginia Şirketi’nin üç gemisi, Kral I. James’in de izniyle, Yeni Dünya’nın kuzey batı kıyısına (Virginia) yanaşır; ve 103 İngiliz burada Jamestown kasabasını ve kalesini inşa eder. Chickahominy (James) Nehri’nin suladığı bu toprakların çocukları, Powhatan Kızılderili kabilesiyle aralarında hassas bir denge kurmaları gerekecektir. Bu denge Kaptan John Smith (Colin Farrell) ile kabilenin reisinin kızı Pocahontas (Q’Orianka Kilcher) arasındaki duygusal bağ yüzünden bir bozulup bir kurulacaktır. İki uygarlık birlikte yaşamayı öğrenmeye başlar. Denge İngiltere’den gelen yeni yerleşimcilerle bir kez daha bozulur. “Yabancılar” kefesine John Rolfe (Christian Bale) adlı bir İngiliz aristokrat eklenmiştir. Kızılderililer’in kutsal saydığı tütünü “para makinesi”ne dönüştüren Rolfe Yeni Dünya’yı geri dönüşü olmayan bir şekilde değiştirir; üstelik Smith’in memlekete çağırılmasıyla boşta kalan asıl kızı da kapar.

——————————————————————————–

Öyle yönetmene böyle film

* Malick hiç ama hiç görsel efekt numaralarına girmeden, tüm filmi son 10 yıldır kullanılmayan65 mmile çekti. Çekimler bittiğinde elde300 kilometreuzunluğunda film vardı.

* Çekimlerde neredeyse hiç yapay ışık kullanılmadı. Elektrik masrafı azaldı belki ama bu sefer de güneş ve ateş gibi doğal ışık kaynaklarının keyfi beklenirken yapım masrafları kabardı; toplam 30 milyon dolar…

* Filme başlandığında Virginia Kızılderilileri’nin dili Algonkin’i konuşan dünya üstünde 10 kişi vardı. Bu insanlar başta 17 Esas Savaşçı ve Pocahontas’ı oynayan oyuncular olmak üzere ekibin büyük bölümüne bu dili öğretti. Şimdi ölmekte olan bir dili konuşan daha fazla insan var.

* İngiliz yerleşimcilerin Amerika’ya ayak bastıklarında inşa ettiği James Kalesi’nin az ötesinde, Chickahominy Nehri kıyısında bir arazi satın alındı ve çekimlerin tümü burada gerçekleştirildi. Kalenin inşaatında 17. yüzyılda bulunmayan hiçbir malzeme kullanılmadı ve duvarları da tıpkı yerleşimcilerin yaptığı gibi 30 günde tamamlandı. Menteşesiz bir yapı görmek isteyenlere önerilir.

* 17. yüzyılda bölgede bulunan mısır, kabak, kavun ve tütün tohumları arandı, bulundu ve çekimden iki mevsim önce üç dönümlük bir arazide ekim yapıldı. Çekimlerde hem arazi hem de mahsulü kullanıldı.

* Kabile reisi Powhatan’ın paltosu İngiltere’deki Ashmolean Müzesi’ndeki aslına uygun olarak 30 bin boncuk işlenerek yapıldı.

* Pocahontas karakteri için Kuzey ve Güney Amerika’da 2000 oyuncu denendi. Şans ilk kez kamerayla tanışan, Güneyli Kızılderili güzel Q’Orianka Kilcher’e güldü. Bu arada filmde kızcağıza “Nothing” (Hiç) ve Rebecca bile deniyor da bir kez olsun Kızılderili dilinde “Oyuncu” anlamına gelen “Pocahontas” diye hitap edilmiyor.

Yeni Aktüel, sayı 32, 21-27 Şubat 2006

Reklamlar