Onlar hep kardeş kardeş yazıyor, yönetiyor, kurguluyor, öyle ki onlara “iki başlı yönetmen” deniyor…

Bir Coen biraderler filminden ne beklenir? 3D bilgisayar efektleri, büyük idealler uğruna heba olan kahraman erkekler, kendini aşk ateşinde kavrulmaya bırakmış güzel kadınlar, dünyayı kurtarmaya yönelik projeler ve hayatı değiştirecek özlü sözler?.. Bu tip beklentileri olanlar yan salondaki filme geçsin.

Hayat adlı kendi halinde, düşük bütçeli uzun metraj filmden, Ethan ve Joel Coen tarafından kurgulanmış bir buçuk saatlik bir parçaya razı olanlarsa 28 Kasım itibariyle “Aramızda Casus Var” (Burn After Reading) için en yakın sinemanın kapısına dayansın. Sonra her sinema ritüelinde olması beklendiği üzere, tatlı bir heyecanla soğuk havayı dışarıda bırakıp sıcak salonun karanlığında oturup beklesin. Az sonra tanıklık edeceği sıradan insanların, sıradan hayatlarının bir dizi sıradışı aptallık ve rastlantı dalgasıyla altüst oluşuna hazırlasın kendini. Filmin sonunda dalga vurup çekilecek, hayat yine o huzurlu sıradanlığına dönecek, rastlantısal olarak karakterlerin bir kısmı dalgaya kapılıp gidecek, diğer bir kısmıysa ıslak ama ayakta kalacak… Nihayetinde ışıklar yanınca, bunca aptallık ve rastlantı olmasa bu öykü anlatılmayacak, hayatsa zaten bunlardan ibaret hissiyle sinemadan çıkılacak. Bir de “filmin bitti mi yani” tatminsizliği malum izleyiciyi huzursuz edecek; ta ki bir sonraki Coen biraderlerin yazıp, yönetip, kurguladığı “hayattan seçki” vizyona girene kadar.

Coenler’i tanıyanlar bilir, onlar genelde böyle yapar. Hemen tüm filmleri için yukarıdaki özet kullanılabilir. Barton Fink’le zihinlere, Fargo ile gönüllere taht kurmuş, tek filmle üç Oscar vurmuş (İhtiyarlara Yer Yok), üstüne bir düzine filmle sevilmiş sevilmemiş ama hep dikkatle izlenmiş bu Amerikalı biraderlerin eserlerinin ana iskeleti bu kadar basit; bir o kadar da eğlenceli.

Bu tarife kanıp Coenler’in işleri sakın ola, hafif ya da ucuz gelmesin; Aramızda Casus Var’ın en düşük IQ’lu karakteri Chad’in de dediği gibi “Görünüş aldatıcı olabilir”.

Misal öyküye serpiştirilmiş bir avuç, birbirinden pahalı, birbirinden ödüllü yıldız mevcut filmde: George Clooney, Brad Pitt, John Malkovich, Tilda Swinton, Frances McDormand… Ama öyle itinayla, öyle ustaca sıradanlaştırılmışlar ki, onlara yıldız ışığı veren temel özellikleri solmuş. Ne “en seksi erkek”, ne “dev oyuncu” ne de “ilham verici güzellik” kalmış. İnternette sevgili arayan, estetik ameliyat saplantılı, az önce işinden atılmış, Soğuk Savaş’ın devam ettiğini sanan, arkadaşının karısıyla yatan, kocasına beş kuruşluk değer vermeyen, kısa yoldan zengin olma hayalleri kuran bir takım insanlar olup çıkmışlar. Yetmemiş akla ziyan (öte yandan gayet de inandırıcı) bir aptallık bulutuyla sarmalanmışlar. Hal böyle olunca bunca sıradanlığın içinde akıp giden hayatları, ellerine yüzlerine bulaştırdıkları basit bir şantajla başlayan bir dizi talihsiz suçla taçlandırılmış. Bu üç beş insanın her birine acıma, şefkat, hatta sevgi besleme fırsatı tanıyan Coenler biricik kurbanlarını (genelde yapmayı tercih ettikleri üzere) en sefil, en itici karakter olarak tasarlamış. Lafları küçük, küfürleri ağız dolusu yazmış; kendilerini ve yaptıkları işi haddinden fazla ciddiye almadan ciddi, büyük ölçüde acıklı ama çok eğlenceli bir film yapmışlar yine… Ve yine bir de “Filmi çekerken herkes çok eğlenmiş belli ki” duygusunu ince ince işlemişler. Nitekim onlar, küçük kardeş Ethan’ın da dediği üzere “Hollywood’un kum havuzunda bir kenarda oynamalarına izin verilmiş çocuklar”.

Aman kimse oyununuzu bozmasın.

30 Kasım 2008, Newsweek Türkiye Sayı 5

Reklamlar