İlkokuldaydım; İstanbul’daki dayımlarla geçen yaz tatillerinde yapılacak en iyi şey Bahariye Caddesi’ndeki sinemalara takılmaktı. Kuzenle mükemmel bir ekiptik. Yaz boyu Charles Bronson, Clint Eastwood, Burt Reynolds, Chuck Norris ve bilumum yüksek testosteronlu aksiyon yıldızının filmini kollardık.

Onunla da bir yaz günü Süreyya Sineması’nın güzeller güzeli salonunda karşılaştım ilk. Bruce Lee deyince aklıma salon karanlığa gömülüp perde onun suretiyle aydınlanırken soluğumun kesilmesi geliyor. Filmin adı “Bruce Lee Antolojisi”ydi. (Antoloji lafını da ilk orada duymuş, benden iki yaş büyük olması nedeniyle her şeyi bilen kuzenimden anlamını öğrenmiştim, bu nedenle isimden eminim. Ama dağıtımcıların serbest çeviri eğilimi sağolsun, bugün bile o filmin Lee toplamalarından hangisi olduğunu tam bilemiyorum.) Onun kısacık ömründe çektiği hemen tüm önemli dövüş sahnelerinden bir kolajdı; bir tür “best of”. Collosseum’da dövüşü seyreden minik kedi yavrusu, deride birer birer açılan yırtıklar, görmen gerekeni kaçırmanı engelleyen sert zumlar, koreografinin zarafeti… Gösteri öylesine muhteşemdi ki… Ve Lee, Chuck Norris, Kareem Abdul-Jabbar gibi adamları ardı ardına öyle üslubuyla dövüyordu ki…

Sonunda da görkemli cenazesinin üstüne anlatıcı ünlü “mafyanın gönderdiği zehirli kurabiyeler” teorisini detaylandırıyordu. O noktaya geldiğimizde artık ne deseler inanacak durumdaydım. Bir gün mafyadan Lee’nin öcünü alabileceğimi bile düşünmüştüm. Neyse ki bu “öç” konusu üstüme kalmadı; mesele bir Amerikalı, bir Fransız ve bir Tayvanlı tarafından çözüldü.

O ilk karşılaşma filminde Bruce Lee efsanesinin nasıl başladığından bahsedilmiyordu. Onu da başka bir filmden öğrendim: “Dragon: The Bruce Lee Story”. Filmin senaryosunun kaynaklarından biri de karısı Linda Lee Cadwell’in “Bruce Lee: The Man Only I Knew” adlı kitabıydı. Filmin bu kitabı temel alan bazı tartışmalı iddiaları vardı. Ben eski bir Lee hayranı olarak yine bu iddiaları tartışmasız gerçek kabul ettim.

İddialardan beni en çok etkileyeni ve bugün hala inandığım, Lee’nin maruz kaldığı ayrımcılık temasıydı. Amerika doğumlu bir Çinli için hayat zaten kolay değildir herhalde ama “eğlence işinde” kariyer yapması ayrıca zor oluyor anlaşılan.

Yeşil Yaban Arısı ve sarı yancısı

1936’da radyo tiyatrosu olarak kahramanlık hayatına başlayan Yeşil Yaban Arısı (Green Hornet) Britt Reid ve yancısı Kato’nun öyküsü Bruce Lee’ninkiyle 1966’ta kesişmişti. Bu babadan zengin, beyaz Amerikalı ile asistanı Çinli Kato maskelerini takıp gecenin karanlığında şehirdeki kötülerle uzun süredir mücadele ediyordu; öncesinde 1952’ye kadar radyoda, 1940’ta televizyonda, 1940-1967 arasında da çizgi romanda.

1966’da Yeşil Yaban Arısı’nın televizyon için yeniden hazırlandığı dönemde Lee, ikinci kung fu okulunu Kaliforniya’da açmış, kendine has tekniği Jeet Kune Do (Way of the Intercepting Fist) geliştirmiş, dövüş sanatlarında saygın bir isimdi. Kato rolü, kendi deyişiyle “Britt Reid ismini anlaşılır şekilde telaffuz edebilen tek Asyalı oyuncu” olduğu için ona teklif edilmişti. (Bundan önce televizyonda boy gösteren Kato, Keye Luke Japon aksanıyla konuşuyordu ve karakter Çinli’ydi.) Lee sadece üç bölüm Batman’de, 26 bölüm de Yeşil Yaban Arısı’nda Kato kılığına girdi ve çoğunlukla maskeliydi. Ayrıca Lee, dövüşteki ustalığını istediği gibi gösteremediğinden, çekimlerin koreografiyi heba ettiğinden, Kato’nun yancı bir uşaktan öteye geçmesine izin verilmediğinden şikayetçiydi. Aslında sıkıntısının kaynağı Amerikan halkının bir sarı suratın gözünün içine uzun uzun bakmaya tahammül edemeyişiydi. Bu nedenledir ki Hollywood’da beyazların Uzakdoğuluları, Kızılderilileri, Latinleri oynama eğilimi vardı. Bu, bir zamanlar erkeklerin kadın rolüne çıkması kadar tuhaf ama bir anlamda gerekli bulunuyordu. Sapına kadar Amerikalı Marlon Brando’yu Çayhane (1956) filminde bir Çinli olarak izlediğini hatırlayan var mı? Ya da Rus asıllı Yul Brynner’ı Kral ve Ben’de (1956) Siyam Kralı olarak? Kato bundan fazlasına da reva görülmüştü: Daha sonra Pembe Panter’de Müfettiş Clouseau’nun ve Müfettiş Gadget’ın uşağı olarak karikatürleştirilerek “tahammül edilebilir” bir karaktere dönüştürülmeye çalışılmıştı.

Yine de Lee’nin ünü dövüş sanatları camiasının, hemen ardından da ABD’nin sınırlarını hızla aştı. Dizi Uzakdoğu’da “The Kato Show” adıyla gösterilmiş ve Asyalılar Amerika’daki kahramanlarını coşkuyla takibe almıştı.

Kunf Fu darbesi

Dizi yayından kaldırıldıktan beş yıl sonra “Kung Fu” darbesi geldi. Bayan Lee’nin iddiasına göre 1972-1975 arası televizyonlarda infial yaratan Kung Fu adlı dizi, aslen kocasının projesiydi. Ama Kato bile Amerikan halkını sarı suratlara alıştıramamıştı. Böylece David Carradine Çekirge rolünü Lee’nin avucunun içinden kapıverdi. (Yapımcılar Lee’den yalnızca danışmanlık aldıklarını kabul ediyordu. Ama kredilerde Lee’nin adı hiç geçmiyordu.) Kaderin tuhaf oyunu, Çekirge’nin ustası Po’yu oynamak da televizyonun ilk Kato’su Keye Luke’a (hani şu Japon aksanlı Çinli’ye) düşmüştü.

Bruce Lee böylece dümenini kendi renginden olanların memleketine çevirdi. Hong Kong’da düşük bütçeli, düşük kaliteli, hızlı bir dizi film çekti. Artık tam bir Çinli kahramandı. Acı çekiyor, dayak yiyor, basit işlerde çalışıyor, günün sonunda da mutlaka ama mutlaka Çinli kanını yerde koymuyordu. Asya’da kasırga etkisi yaratması şaşırtıcı değildi. Batı üstündeki etkisiyse mucizeviydi. O gün için Amerikalılar “Tamam sarı marı ama nihayetinde Kaliforniya doğumlu” diye kendilerini avutmuş olabilir. Benim gibi bir kısım daha az Batılı ise onu kendimizden bilip ezilenlerin kahramanı diye sevmiş olabiliriz… Uzun vadedeyse Lee, Hollywood’a (ve dolayısıyla Hollywood’un hükümranlığını sürdürdüğü topraklara) Uzakdoğu’nun tohumlarını atmış olabilir.

Bu noktaya kadar Lee’nin yaşam öyküsü, filmlerindeki formülü kullanıyor diyebilirim. Sade bir hayat süren genç adam kötü adamlardan darbe üstüne darbe yer (Kato ve Çekirge dönemi); sonra dövüş başlar, üstü başı yırtılır, kan gövdeyi götürür (Hong Kong); ve final dövüşü (Ölümüyle Lee efsane olur). İntikam çemberi tamamlanır…

Bir Fransız, bir Amerikalı ve bir Tayvanlı bir gün…

Aslında tamamlanmaz. Birilerinin Lee üzerinden yürüttüğü ayrımcılık yüzünden özür dilemesi gerekir.

İşte tam burada o “bir Fransız, bir Amerikalı ve bir Tayvanlı” devreye giriyor:

Yönetmen Michel Gondry, senarist ve Britt Reid rolünü üstlenen Seth Rogen ve Kato rolünde harikalar yaratan, on parmağında on marifet (piyano, gitar, çello, Çin flütü gibi bilumum müzik aletlerini çalan, caz davulcusu, besteci, müzik yapımcısı, nunçaka üstadı, restoran ve giyim mağazası zincirleri sahibi, Asyalı pop yıldızı) Jay Chou. Bu üçü bu yıl vizyona giren Yeşil Yaban Arısı filmiyle Lee’nin intikamında eksik kalan parçayı yerine oturtuyor; Kato’ya yapılan haksızlığı düzeltiyor.

Öykünün bu 2011 versiyonunda Reid’ın mirasyedi bir dangalak olarak tasvir edilmesi (ve bu karakteri senaristin kendisi için yazması) tarihi özrün en neşeli kısmı. Yancı Kato’nun zeka, kültür ve yetenekle donatılıp Reid’ın hayatına sokulması soğuk yenen yemeğin tadı tuzu. Çocukluk kahramanı Lee’nin ünlü kısa ve hızlı yumruğuyla kötüleri pencereden uçurarak Chou bütün puanları topluyor. Usta’ya bir dizi güzelleme daha var filmde: Kato kostüm tasarlarken (ki filmdeki tüm alet edevatın tasarımını “yancı” Kato yapıyor) Lee’nin 1966 model Kato’sunu resmediyor.

Rogen ise Reid’ın zengin ve beyaz olmanın ona verdiğini varsaydığı kahramanlık illüzyonunda kaybolmasına izin vererek kalpleri fethediyor. Onun cehaletinden ve renginden doğan özgüveniyle her fırsatta dalga geçiliyor. (Kato: Şanghay doğumluyum. Reid: Evet, Japonya’yı severim.) Hüzünlü hatta korkunç öyküleri tatlı bir mizahla yutulur hale getirmesiyle bilinen Gondry ise isterse formülüne aksiyonun alasını da katabileceğini kanıtlıyor. Kötü adamların “imaj sorununu” tartışmaya açan bir Christoph Waltz, yancı kadınların en sarışın ve en akıllısı Cameron Diaz da büyük resme eklenince iş “Lee’nin intikamı”ndan çıkıyor ve kostümlü kahramanlarda ayrımcılığa son eylemine dönüşüyor. (Sanırım bütün öyküde değişmeden kalan bir tek Kato’nun kahramanlarımızın kullanımına uygun hale getirdiği 1966 model Chrysler Imperial marka Siyah İnci adlı şahane araba.)

Bunca yıldan sonra Amerikan halkı buna hazır mı? Filmin ilk hafta orta boy bir gürültü çıkartmasına karşın, ABD’deki gişe gelirinin bütçenin altında kalması bir yanıt olabilir.

Yine de para her şey demek değil. Zaman ince ve zeki bir mizahla dokunmuş bu basit ve sade filmi unutturmayacak. (Bu filmi sonradan olma 3D izleyenler sadelikle ilgili vurguma karşı çıkabilir. Onlara iki boyutu denemelerini öneririm.) Çünkü iyi bir iş çıkarılmış, çünkü Lee’nin dediği gibi “Sanatın son adımı sadeliktir.”

Nisan, 2011

Reklamlar