McGregor ve Johansson’un “başklon”ları oynadığı ‘Ada’ filmi ciddi bir etik meseleyi gündeme getiriyor: Klonlamak, ama nereye kadar? Bu vesileyle insanlığın tanrıcılık oyununda hangi ‘level’da olduğunu görelim dedi.

Yaşı tutanlar bilir, bir zamanlar televizyonda bir Logan vardı. 30 yaşına gelenlerin “yenilenmek” üzere yok edildiği bir topluluğun mutlu, huzurlu, “yaşı ilerlediği” için “Ben kimim ve yaşanacak başka bir şeyler yok mu” hastalığından mustarip bir üyesiydi. Günün birinde yaşadığı yeraltı şehrinden çıkıp kirli olduğuna inanılan açık havaya atmıştı kendini. Yerüstünde diziler boyu süren kaçışında ona sarışın bir cinsi latif de eşlik ediyordu… (‘Logan’ın Kaçışı’ adlı dizinin kült kategorisinde 1976 yapımı bir de uzun metrajlı filmi mevcut.)

‘Logan’ın Kaçışı’nın yaşlanmaya dair korkuların ve çevreci endişelerin üstüne oturtulan temasını son yılların beylik etik tartışmalarından birine, insanın klonlanmasına kaydırırsanız ne olur? Bu hafta vizyona giren Ewan McGregor’lı Scarlett Johansson’lı ‘Ada’ (The Island) filmi…

Resmi kaynaklar onaylamamış olsa da iki filmin sinopsisinin aynı olma ihtimali çok yüksek. Şöyle ki: Büyük bir yanılgıya tutunup kendini yeraltına ve ölüme mahkum eden, dünyadan kaçma kararlılığını gösteren iki insanın soluk kesen öyküsü… Benzerlikler burada da bitmiyor: Aynı tip giysiler giyen insan topluluğu, duvardan duvara kitle iletişim araçları, hayatından memnun güzel bir kadın ve hayatından pek o kadar memnun olmaması gerektiğinin ipuçlarını keşfeden bir adam… Buraya kadar her şey aynı. Hatta filmin sonu da dahil pek çok şey aynı olmaya devam ediyor. Hollywood’un üç beş kaşıklık pilavı ısıtması yeni bir haber değil elbette. Ama bu konuşacak konumuz kalmadığı anlamına gelmiyor.

 

Konuşan ve düşünen sağlık sigortası

 

‘Ada’nın iskeleti Logan’ın Kaçışı’na benziyor, buraya kadar tamam. Ama teması 1979 yapımı ‘The Clonus Horror’ adlı filmin izlerini taşıyor. Dünyada ilk kez üç farenin klonlandığı yıl çekilen söz konusu filmde ölümsüzlüğün peşinde kendilerini klonlatan birtakım siyasetçiler anlatılıyordu. Bugün bilim “halka arz ediliyor” ve ‘Ada’ klonlama teknolojisinin bir tür sağlık sigortasına dönüşeceğinin müjdesini veriyor. Tabii kayda değer bir parayı klonlama şirketinin hesabına yatırana… Yıl 2015. Teknoloji henüz o kadar da ucuzlamamış. Ama bir CEO, ünlü bir tasarımcı ya da kapak kızıysanız birebir bir kopyanızın üretilip ihtiyaç anına kadar ‘silo’larda canlı canlı bekletilmesini ayarlayabiliyorsunuz. Karaciğer, kalp, böbrek lâzım oldu ya da bir bebek yapasınız geldi, kopyanız hemen bıçak altına yatıyor. Yetişkin bir insan bedeni ve hazır bir anı paketi halinde hazır bekleyen kopyadan arta kalanlarsa çöpe gidiyor. (Ne israf!)

‘Klon’ teriminin 1963’te J.B.S. Haldane tarafından bilimin hizmetine sunulmasından bu yana devam eden bir tartışma da filme malzeme edilmiş kaçınılmaz olarak. Her ne kadar yönetmen Michael Bay niyetinin bu olmadığını söylese de filmin her karesinde iri puntolarla “Etik mi şimdi bu” sözü okunuyor. “Nasılsa ruhu yok” kayıtsızlığıyla arka arkaya klon üreten doktorun kimliğinde, klon araştırması yapan tüm bilimadamları hüküm giyiyor. Oysa mesele o kadar basit değil gerçek hayatta.

 

Klonun ruhu olur mu?

 

Filmin hikayesi yakın gelecekte dört dörtlük yetişkin bir insanın klonlanacağı hesabı üstüne kurulu. Oysa bugün klonlamadan anlaşılan özetle şudur: Bir donör hücre bir yumurtaya aşılanır ve taşıyıcı annenin rahmine yerleştirilir. Dünyaya gelen bebek donörün mükemmel kopyasıdır. Yani bebektir ve günümüz teknolojisiyle büyürken başta erken yaşlanma, kalp ve akciğer yetmezliği, eklem sorunları olmak üzere başına pek çok bela gelir. Bu durumda “klonun insana yedek parça olduğu” bir dünya o kadar da yakın değil. Aslında insan klonlamak tüm dünyada yasadışı kabul ediliyor. Her ne kadar Clonaid adlı bir Amerikan şirketi çatısı altında 2002 yılında beş tane klon bebeğin dünyaya geldiğini açıkladıysa da bilim adamlarının öncelikli hedefleri hastalıklar, kıtlık ve nesli tükenen canlılar. Dolayısıyla “tanrıyı oynayan insan” tartışmaları da filmdeki gibi “İnsanı insan yapan merakıdır” ve “Klonun ruhu bile yok” önermeleriyle süslü “romantik” bir çizgide geçmiyor zamanımızda.

İnsan embriyosu klonlamak üstüne çalışanlar arasında yarışı açık ara önde götüren Seul Üniversitesi’nden Dr. Woo Suk Hwang 2004’te 30 embriyodan kök hücre üretti. Elde edilen bu kök hücre donör hücre sahibinin genetik yapısına birebir uyması dolayısıyla tedavisi güç hastalıklarda hayati önem taşıyor. Pek çok ülkede “insan” genleriyle tehlikeli sularda yüzülmesi yasak. Dr. Hwang ise sıkı bir denetim altında, yalnızca araştırma amaçlı insan embriyosu klonlama çalışmalarının insanlığın geleceğini kurtaracağına inandığını söylüyor.

İnsan sütü üreten inekler, hayvani protein içeren sebzeler, steplerde yeniden boy gösteren mamutlar gibi fantastik fikirler bir yana, Alzheimer, Parkinson, diyabet, kanser ve kalp hastalıkların tedavisi için de genetik labirentin klonlama koridorunun sonunda umut ışığı görünüyor. Ama insanlık bu anlamda daha söz konusu koridorun başında, çünkü ürettiği melez ya da değil hemen her klonda ağır fiziksel defo ve mutasyon sorunları mevcut. Sırf araştırmaların maliyetini artıran bu tip aksaklıklar yüzünden dünyanın pek çok yerinde klonlama laboratuarları kapanıyor. Geriye Dr. Hwang gibi birkaç inatçı bilimadamı kalıyor. Yoksa ‘Dr. Moreau’nun Adası’ misali ‘çılgınlar’ mı demek gerekiyor? Zaman gösterecek… Tabii eğer kaldıysa.

Alzheimer’ın ve açlığın çaresi yolda

 

Bilimadamları klonlama teknolojisiyle yaratılacak gelecekten umutlu. Ama daha emekleme döneminde ve çok sorunlu bir alan olduğu için aslında çok fazla umutlanmamak gerektiğinin de altını çiziyorlar.

 

* Sağlıklı kalp hücreleri klonlanarak kalbin zarar görmüş bölgesine yerleştirilebilecek. Yani kalp bir şekilde ‘rektifiye’ edilebilecek.

* Klonlanan insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerle organ ve doku üretilebilecek. Böylece bağışıklık sisteminin reddedemeyeceği bir genetik uyum yakalanacak. Böylece Alzheimer, Parkinson, diyabet, kalp hastalıklarının ve eklem iltihaplarının ortadan kalkması mümkün olacak.

* Kısırlık değilse bile, isteyip de çocuk yapamayan tüm çiftler tarihe karışacak; eşcinseller de dahil. Çünkü bu yöntemde sperme ve hatta gerçek bir yumurtaya ihtiyaç yok. Böylece kadın erkek ilişkilerinde yeni bir dönem başlayacak.

* Karaciğer iflas etse de yerine klon karaciğer takılabilecek.

* Kanser dert olmaktan çıkacak çünkü kanserli bölgeye klonlanmış ‘temiz’ hücre yerleştirilebilecek.

* Omurilik hasarları da benzer bir hücre değiş tokuşu yöntemiyle giderilebilecek.

* Henüz çok şüpheli bir alan olsa da genetiğiyle oynanmış gıdalar ve melez canlılar gelecekte açlık sorununa çözüm alternatifi olmaya aday. İnsan sütü veren inekler, hayvansal protein içeren sebzeler şimdilik ürkütücü geliyor ama insanoğlu nelere alışmadı ki…

* Nesli tükenen hayvanların hayata dönmesi bir ‘Jurassic Park’ terörüne yol açmak durumunda değil ille de. Hiç Anadolu aslanı görmemiş bir neslin torunları da muhtemelen balinaları masal niyetine dinleyecek. İnsan bozduğunu düzeltebiliyorsa ne âlâ…

* Artık annenizi doğurabilecek ya da kaçan kedinizden, ölen kocanızdan bir tane daha yaptırıp ellerinizle büyütebileceksiniz. … Bunu istediğinizden emin misiniz? Önce Stephen King’in ‘Hayvan Mezarlığı’na bir göz atın; sonra da en yakın psikiyatra uğrayın…

 

Klonlama yanlıştır çünkü…

* Denetimsiz yaygınlaşırsa tahminlerin aksine genetik çeşitliliğin azalmasına neden olur. Çünkü bu teknik özünde aynı genetik malzemenin kopyalanması anlamına geliyor.

* Aynı genetik bilgiyle yüklü büyük bir organizma grubunu vuran bir hastalık, tümünün aynı anda yok olmasına neden olur. Bu insanın yükünü taşımak zorunda kalacağı bir tür katliamdır.

* Meşhur kopya koyun Dolly’yi bulmak için bilimadamları 277 anormal koyun yarattı. Hepsinin de ömrü kısa oldu. Kulağa hoş gelmiyor tabii…

* Nesli tükenmekte olan hayvanları korumak adına kullanılan bu teknik yüzünden o türün son dişisinin doğum sırasında ölmesine (ki araştırmalar bu olasılığın çok yüksek olduğunu gösteriyor) neden olacak bilimadamının yapacağı açıklama merakla bekleniyor. “Pardon!”

Klonlama doğrudur çünkü…

* İnsan ve hayvan doğasında henüz çözülememiş dertlere derman olabilir.

* Araştırmalar hastalıkların tedavisinde doğrudan kullanılacak veriler sağlayacağı gibi embriyoloji alanında yeni çözümler üretmek ve organizmaların sırlarının açığa çıkarılması anlamında da önemli sonuçlar verecek.

* Dünyanın kaynakları sınırlı ama klonlama teknolojileri tarım sektöründe gelişmenin önünü açacak. Daha besleyici, daha ucuz ve hızlı gıda üretiminin eli kulağında.

Yeni Aktüel, Sayı 8 6-12 Eylül 2005

Reklamlar