Sonunda ‘Immortel’i (Ölümsüz) izleyebileceğiz. Politik çizgi romanın üstadı göbeğini kendi kesti ve ünlü Nikopol üçlemesini sinemaya uyarladı. Çizdiği kadar ustalıkla değil ama ne gam! Maksat Bilal’in dünyasına seyahat.

90 yıl sonra, New York. Kentin semalarında dev bir piramit salınıyor. Piramitin içinde eski Mısır tanrıları, Horus’u yargılıyor. Kentteyse mavi saçlı ve mavi gözyaşlı bir kadın, Jill Bioskop tıbbi deneylerde kullanılmak üzere bir doktora teslim ediliyor. Siyasi suçlu Alcide Nikopol ise 30 yıldır yattığı buzdolabından kaza eseri kente düşüyor. Bu üç karakterin yolları az sonra kesişecek ve bilimkurgunun en azından görsel sanatlar için çizilmiş sınırları aşılacak…

Bilenin heyecanla, bilmeyenin merakla beklediği Enki Bilal’in Immortel (Ölümsüz) adlı 2005 yapımı filmi dünya sinemalarından çok sonra nihayet 9 Eylül’de bize de geliyor. Yani tümüyle mavi ve yeşil perde önünde çekilen ve animasyonla gerçek oyuncuların karşılıklı döktürdüğü sert bir serüven başlıyor.

Aslında hikaye biraz daha eskiye Enki Bilal’in yazıp çizdiği Nikopol üçlemesinin ilk kitabı ‘Ölümsüzler Panayırı’nın (Marmara Çizgi, 2005) yayımlandığı 1980’e kadar uzanıyor. ‘Tehlikeli Kadın’ (Marmara Çizgi, 2005) ve ‘Soğuk Ekvator’la tamamlanan üçleme geçen yıl yine Bilal’in yazdığı ve yönettiği ‘Ölümsüz’de bir araya geliyor.

22 milyon Euro’luk ‘Ölümsüz’ projesi sinemada aradığı kalabalığı bulamadı ama bulduğu izleyici, ki büyük çoğunluğu ‘Manga’ düşkünü Japonlar, filmi “kült” kategorisine sokmaya yetti. Enki Bilal 1971’de yayınlanan ilk çizgilerinden itibaren zaten peşinde kalın ve karanlık bir iz bırakıyordu. Pek çok çizer onun tarzını, öykülerini ve çizgi romana bakışını, fırtınalı yolculuklarında deniz feneri niyetine kullanıyordu. Hatta Bıçak Sırtı (Blade Runner), Beşinci Element, Yıldız Kapısı (Stargate) gibi filmlerde onun tasarladığı geleceğin yansımalarıyla karşılaştık.

Onun geleceği aslında bugünden, bugünün gerçekliğinden uzak durma çabası. Dünyanın yaşadığı şiddet ve vahşetin gerçek resimlerini çizmek için geleceğe uzanması, böylece o resimleri bünyesinin kaldırabileceğe bir şekle sokması gerektiğini söylüyor. 20. yüzyılı “cinayetler yüzyılı” olarak tarif ediyor ve ona göre Saraybosna o dönemin en doğru simgesi. Afrika’dan, Irak’tan, Çeçenistan’dan, nereden gelirse gelsin bugünün resimlerine karşı tedirginliği de (belki de hassasiyeti demek gerekir) doğduğu yerden, kökeninden kaynaklanıyor.

Asıl adı Enes Bilalovic. Babası Bosna-Hersekli bir terzi; Tito’nun takım elbiselerinde imzası var. Annesi Çekoslavakya’dan Belgrat’a gelmiş. Bu kentte evlenmiş; bu kentte bir oğlan çocuğu dünyaya getirmişler. Bilal dokuz yaşındayken Fransa’ya göç etmişler. Ama Bilal doğduğu topraklara 30 yıl sonra dönmüş. Orada taraf olamamış; kendini çatışmaların dışında kalmak zorunda hissetmiş. “Bir gözlemciydim artık ve acı veren bir durumdu bu.”

Bilal aslında durduğu yeri şöyle netleştiriyor: “Sanatçılar belleğin ve duyarlılığın bir parçasını oluşturur. Çok az farkedilse bile sanatın ana maddesi bellektir.” Çizimleri, öyküleri ve filmleri gerçekten de bir belleği, şiddet yüklü ve acılı bir belleği resmediyor, ama bu resim tamamen umutsuz, karamsar ve çaresiz değil. Çünkü sonuçta niyeti geçmişe ve bugüne soğukkanlılıkla bakabilmek; bu arada da olası gelecekle ilgili bir uyarıda bulunmak.


Filmin künyesi

Immortel Ad Vitam

Yönetmen ve senaryo: Enki Bilal

Oyuncular: Linda Hardy, Thomas Kretschmann, Charlotte Rampling, Prederic Pierrot


Farklı bir çizgi dünyası gösterdi

Kenan Yarar (Çizer)

Enki Bilal’in çizgi roman dünyamda çok önemli bir yeri var.

Henüz ergenlik zamanlarımda, daha çok Türk mizah dergilerinden takip ettiğim mizahi çizgi romanların veya Tommiks, Teksas, Tenten çizgi karakterlerinin evreninden ibaret sandığım çizgi roman dünyasına, ki bu 80’li yılların sonuna tekabul ediyor, yepyeni bir bakış açısı ve farklı bir çizgi dünyasının da olabileceğini gösteren bir örnek olarak karşıma çıktı.

Sanırım bir illüstrasyonunu Alman haber dergisi Stern’in bir sayısında görmüştüm, yıl 1987 olabilir. Orada gördüğüm çizginin Enki Bilal’e ait bir çizgi romandan alındığını öğrendiğimde oldukça şaşırmış ve çok heyecanlanmıştım çünkü atmosferi, tarzı, stili, anlayışı tamamen bambaşka idi. Gerçekten çok etkilenmiştim.

Daha sonraki yıllar birçok çalışmasını inceleme şansı bulduğumda Enki Bilal’in beni çeken taraflarını da farketmeye başladım. Tipleri soğuktu, kolay gülmüyorlardı, renkleri etkileyici idi, kamerayı tek boyuttan alıyordu, durağan ama güçlü kompozisyonlar kuruyor, kostüm ve mekânlarına, kahramanlarının suratlarına garip sisler ekliyor; kirli, pis, yağlı, dumanlı bir atmosferde gizemli dünyalar kuruyordu. Ve bütün bunlar beni çok etkiliyordu.

Fantastik bir dünyası vardı, tiplerine uyguladığı makyaj ve ifadeler insanı hipnotize ediyordu. Ama her şeyden önce, oldukça farklıydı ve benim için kısıtlı bir evrenden ibaret sandığım çizgi roman dünyasına sonsuz bir kapı açmıştı.

Ardından dünyada çok daha farklı ve değişik çizgi roman anlatımlarının, tarzlarının stillerinin, Bilal’in bile etkisinde kaldığını keşfettiğim ustaların, yolundan gittiği çizgi romancıların olduğunu bulmam ve ufkumu çok daha  uzaklara dikmeme belki de onu tanımam neden olmuştu.

Ben bu keşifle kendi çizgi roman evrenimin, kahramanlarımın, öykülerimin çok daha güçlü ve keyifli yaratımını sağlayabildiğime inanıyorum.

Politik çizgi romanın önemli ismi

Galip Tekin (Çizer)

Enki Bilal’in renkli çalışmalarından çok eski dönemleri beni etkiliyor. Aslında ben daha çok Moebius’a yakınım. Ama Bilal’in ağır, karanlık ve politik hikayelerini seviyorum. Albümlerini açar açmaz içimi karartan tarzı çok güzel. Türkiye’ye geldiğinde tanışma fırsatım da olmuştu. Bence politik çizgi romanın önemli isimlerinden biri. Ayrıca kurşun kalem desenlerini hiçbir şeye değişmem. O albümleri bambaşka, birer sanat eseri…

Yeni Aktüel, Sayı 6, 8-14 Eylül 2005

Reklamlar