Can sıkıntısına birebir bir faaliyet.

– Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?

– Çizgi roman okurum, sinemaya giderim, su topu oynarım, 100 metreyi 10 saniyenin altında koşarım, gökdelenlerin dış cephesinden çatılarına tırmanırım, sanayi atıklarını çıplak ellerimle toplar atmosferin dışına taşırım, evrendeki diğer akıllı canlılarla her salı akşamı toplanır içerim…

 

***

Bu soruya ne yanıt verdiğiniz beni zerre kadar ilgilendirmiyor aslında. Benim derdim bu soruyla! İşte açıklıyorum, bu soru “boş”tur, “boş”unadır; çünkü “boş zaman” diye bir şey yoktur!

Asli görevi okumak ve bir diploma edinmek olan genç insanların tüm zamanları “boş” gibi görünebilir ama onlar o esnada (kahvede king oynamak, sevgilisiyle diz dize oturmak, kopya hazırlamak, çimenlere uzanıp güneşin sıcaklığına kucak açmak…) her ne yapıyorlarsa “büyümek” için yapıyorlar. Sonra tabii büyüyorlar… Yetişkin insanlar da iyi kötü bir iş bulup günde 8 saatlerini (o da şanslılarsa; malum Türkiye’de çalışma saatlarinin haftada 45 saat olduğunu bilmeyen çok işyeri var) bir takım odalara, görevlere, sorumluluklara bağlıyorlar. Bu eziyeti de sadece “boş zamanlarını” satın almak için yapıyorlar. Burada şanslı iki grup var (ki onları bu yazıda uzun uzun anlatıp kendimi huzursuz etmeye hiç niyetim yok): İşiyle kendini var edenler ve maaşları “boş zamanlarını” satın almaya yetenler…

Yazının bu noktasında “boş zaman”dan ve gereksiz yığınla tırnaktan kurtulmak için bu kavrama bundan böyle gerçek zaman diyeceğim. İsteyenler buna yaşam da diyebilir ama benim içim kaldırmıyor.

Fransızca çalışmak fiilinin (travailler) etimolojik kökeni “kölelik”! Adamlar meseleyi çoook zaman önce kavramışlar ve unutmuşlar. Türkçe’de de belki de biraz eşelersek “çalmak” fiiliyle bir akrabalık yakalayabiliriz. Kendi zamanını çalmak; başkalarının zamanını çalmasına izin vermek; ve büyük bir coşkuyla, kendi ellerinle yasalar yaparak bu durumu meşrulaştırmak…

Tamam biraz fazla ileri gitmiş olabilirim. Sonuçta bu yazıyı haftanın ilk gününün ilk saatlerinde yazıyorum. Pazartesi sendromu nedir bilirsiniz herhalde? Yani büyük çoğunluğunuz, bu kitabı alabilmek için beş altı saat sonra sıcak yataklarınızdan çıkıp işlerinize gidecek ve “çalışacaksınız” herhalde. (Bu tırnak meselesi gittikçe karmaşık hale geliyor ama bu yazı bunu gerektiriyor, gelecek yazıda da üç noktanın ağırlığını koyabileceği bir konu bulurum.)

Bir müjdem var; sadede geliyorum!

Gerçek zamanınızı nasıl değerlendirdiğiniz sizin kim olduğunuzu söyler; sanıldığı gibi gerçek zamanınızı satın almak için yaptığınız iş değil. Dediğim gibi bazısı şanslıdır ve bu ikisi birbiriyle mükemmelen örtüşür. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, bir sonraki sayfada karşınıza çıkacak adam bunun iyi bir örneğidir. Bu tiplerin çoğuna serseri denir; çok azına da işiyle evli, paralarıyla uyuyan işadamı

Geriye kalanlar, ki arkadaş çevrem onlardan oluşuyor, içki masalarında ya da sigara-kahve molalarında istifa edip açacağı yayınevinden, bardan, kafeden, altında uyuyacağı zeytin ağaçlarından, zirvelerine bayrak dikeceği dağlardan, verandasında müthiş bir roman yazacağı deniz manzaralı kulübesinden, çıkacağı dünya seyahatinden söz eder. İşte onlar çalışmaktan kalan zamanlarında, yaşama tutunmaya çalışırlar. Oysa çoğu da yaptığı işi sever, hatta zaman zaman işinin duygusal tatmin hissini verdiğini düşünürler. Cuma gecesi çıkıp arkadaşların takıldığı bir yerlere doğru kendine ait yegane gerçek zamanında ağır ağır yürürken “yapabileceğim, yapmayı isteyebileceğim, yapmaya katlanabileceğim tek iş bu” diye fısıldarlar… Diye ikna etmeye çalışırlar

Çoğu hafta sonu planlarına hayallerinin eğreti yansımalarını sokarak idare eder; sinemaya gider, çizgi roman okur, bir çeşmenin kıyısında kendin pişir kendin ye pikniği yapar, bir tur şirketinin düzenlediği trekking turuna katılır, kitapçıları ve müzik dükkanlarını gezer, internetten sipariş ettiği elektronik oyuncağı heyecanla bekler, tüm özelliklerini sıkı sıkı çalıştığı atların yarışlarına takılır… Bu da insanın aklını bir parça yerinde tutar.

***

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2004 raporuna göre, şu anda bu gezegende yaşayan akıllı canlıların dörtte biri acil psikiyatrik tedavi gerektirecek kadar akıl hastası. Dörtte ikisi ise ayakta tedaviyle idare edebilir. Satın aldığı gerçek zamanı ancak uykuya, çocuklarıyla azıcık hoplayıp zıplamaya ve otobüste çizgi roman okumaya yeten ben, “bu raporda benim yerim neresi” sorusunun,  şu saçma “boş zaman” sorusuyla karşılaştırıldığında daha doğru, daha “dolu” bir soru olduğuna karar vermek üzereyim. Pazartesinin bu erken saatlerinde yapabileceğimin en iyisi bu!

Mister No ne “Pazartesi”si, ne “sendrom”u ne de böyle kafa karıştırıcı soruları var. Zaten bu yüzden ona hastayım!.

Mister No, 29 Eylül 2006

Reklamlar